Müzik kalma

Kaan Boşnak Benden Kalma Mp3 indir dur müzik yükle Benden Kalma dinle sözleri oku, Benden Kalma cepten mobil indir 26.Ara.2018 - Özlem Altun adlı kişinin Pinterest'te 108 kişi tarafından takip edilen 'akşamdan kalma şarkılar' panosunu keşfedin. Müzik, Şarkılar, Musica hakkında daha fazla fikir görün. Tuna Kiremitçi'nin, Pasaj Müzik & Garaj Müzik etiketiyle yayınlanan 'İnsanlığın Öldüğünü Duydum, Vol. 1' albümünde yer alan 'İz Kalmadan' isimli şarkısı, video klibiyle ve şarkı sözüyle netd müzik'te. kalma cigaren Tubidy mp3 indir yükle ve dinle, Kalma Cigaren sözleri ile. kalma cigaren mp3 indir. Müzik Klibi. Video kaynak: Youtube Audio kaynak: Vkontakte. YalnizMp3.Ws. Kullanım Şartları: YalnizMp3.Ws sitesinde bulunan tüm içerikler tanıtım amacı ile gösterilen kaynaklardan götürülmüştür. 05.Eyl.2020 - Pinterest'te Cansukartal adlı kullanıcının 'Yeni müzik' panosunu inceleyin. Müzik, Temel müzik, Müzik teorisi hakkında daha fazla fikir görün. Ardem Sessiz Kalma indir, Ardem Sessiz Kalma mp3 indir, Ardem Sessiz Kalma müzik şarkısını yüksek kalitede 11.52 MB boyutunda indirmek için mp3 indir butonuna tıklamanız yeterli. Sitemizde Ardem sanatçısının diğer müziklerini, Ardem Sessiz Kalma şarkı sözünüde de bula bilirsiniz.Ardem sanatçısının yeni çıkan müzik albüm şarkılarından ilk siz haberdar olup ...

Stüdyo Sanatı, Dans ve Müzik

2020.10.01 18:42 metronomuzikcom Stüdyo Sanatı, Dans ve Müzik

Ne Çalışacaksın

Ciddi müzisyenler, sizi profesyonel bir müzisyen olarak yaşamın zorluklarına hazırlayan önde gelen konservatuvar olan École Normale de Musique de Paris / Alfred Cortot'ta beste yapabilir, pratik yapabilir ve performans gösterebilir. Dansçılar Paris Marais Dans Okulu'nda saygın profesyoneller eşliğinde dans becerilerini geliştirebilirler. Stüdyo sanatı öğrencileri, Villa Bastille'de resim ve çizim becerilerini geliştirebilirler.
Metronom Müzik - https://www.metronomusic.com/
Akustik Sahne İstanbul - https://akustiksahneistanbul.com/
Kemençe Kursu http://www.kemence.com.t
Sargı Bezi Fabrikası - https://sargibezifabrikasi.com/

Günlük hayat

Paris aynı zamanda sınıfınız olacak. Empresyonizmin başladığı şehirde resim becerilerinizi geliştirdiğinizi hayal edin. Işıklar Şehri, çağlar boyunca her tarzdan ve türden binlerce başka sanatçıya sahip olduğu gibi size ilham verecek.
Şehri ve kültürünü tanımanıza yardımcı olmak için Paris çevresinde birçok kültürel etkinlik düzenliyoruz. Müze ziyaretlerinin, Opéra Garnier'deki performansların ve Salle Cortot ve diğer yerel tiyatrolarda klasik müzik konserlerinin keyfini çıkarın.
Paris'te kendinizi evinizde hissetmenizi istiyoruz, bu yüzden şehirdeki hayata entegre olmanıza yardımcı olmak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Konaklamadan kültürel etkinliklere kadar, bizim işimiz mümkün olan en özgün yurtdışı eğitim deneyimine sahip olmanızı sağlamaktır.

Akademisyenler

Misyonumuz basit: size mümkün olan en yüksek kalitede akademik ve kültürel deneyimler içeren yurtdışında eğitim programını sunmak. Bu nedenle Paris'teki dört mükemmel görsel ve sahne sanatları okuluyla ortaklık yapıyoruz.
Dönem başına 15-19 kredi alırsınız. Tüm kurslar Fransızca olarak verilmektedir, ancak ortak kurumlarımızda İngilizce desteği mevcuttur. Dil kursunuzu IES Abroad Center'da alacaksınız. Resim, çizim, dans ve / veya müzik kurslarınız yerel kurumlarda alınacaktır.
Aşağıdaki gerekli ve isteğe bağlı bileşenlerden seçim yaparak kendi akademik deneyiminizi oluşturun:

Dersler

Bu, planlanan kurs tekliflerinin bir listesidir. Kabul edildikten sonra, MyIESabroad hesabınızda son kurs tekliflerinin bir listesini göreceksiniz.

Ortak Kurum (lar)

École Normale de Musique de Paris / Alfred Cortot

Yüksek kaliteli, zorlu eğitimden yararlanmak isteyen klasik müzik öğrencileri, prestijli École Normale de Musique / Alfred Cortot (ENM) için seçmelere katılabilir. Ünlü piyanist Alfred Cortot tarafından 1919 yılında kurulan École Normale, Ulusal Konservatuara özel okul muadilidir.
École Normale, IES Abroad Centre'dan Metro ile yaklaşık 40 dakika uzaklıkta 17. bölgede görkemli bir konakta (tarihi bir anıt olarak belirlenmiş) yer almaktadır.
École Normale, ilgilenen öğrencilerin soruları için IES Yurtdışı Danışmanları ile iletişime geçmelerini istedi. Lütfen doğrudan École Normale ile iletişime geçmeyin. IES Abroad aracılığıyla Paris'te müzik eğitimi, École Normale ile sınırlıdır; IES Abroad, Paris'teki diğer kurumlarda müzik eğitimini özelleştiremez.
Kalifiye olan öğrenciler, Fransız dili ve IES Abroad Paris Center'daki diğer kurslara ek olarak, École Normale'de dörde kadar 3 kredilik kurs alabilirler. Enstrümantalistler öğretme veya performans üzerinde çalışabilirken, vokalistler yalnızca performansa odaklanır. Kurs teklifleri bahar döneminde sınırlıdır ve perküsyon gibi belirli uzmanlıklar École Normale'de öğretilmez. Kabul kararları, École Normale de Musique tarafından verilir.
École Normale'de öğretilen araçlar şunları içerir:
Fransız Çalışmaları programına kabul edildikten sonra, bir seçme bağlantısı ve müzik özgeçmişi göndermeniz istenecek. Kabul edilirse, doğru seviyeye yerleştirilmek için sahada bir kez de seçmelere katılacaksınız. Tüm kabul kararları École Normale tarafından verilmektedir.
Konum ve İşe Gidiş Saati
École Normale 17. bölgede veya IES Abroad Centre'dan Metro ile yaklaşık 40 dakika uzaklıkta yer almaktadır.

Paris Marais Dans Okulu

Paris Marais Dans Okulu, 1970 yılında kurulan Marais Center Dance'in bir parçasıdır. Bu özel kurum, hem başlangıçta hem de deneyimli dansçılara öğrenci merkezli dersler sunmaktadır.
Paris Marais Dans Okulu, şık 4tharrondissement'ta 1600'lerden kalma eski bir misafirperverlikte yer almaktadır. Kurum, orijinal ahşap kirişli tavanlarla hala dekore edilmiş, tümü ünlü bestecilerin adını taşıyan, yakın zamanda yenilenmiş üç dans stüdyosuna sahiptir.
Dersler
Hem tam yıl hem de dönem öğrencileri Paris Marais Dans okulunda ders alabilirler. Dersler haftada bir yapılır ve IES Abroad öğrencileri okuldaki belirli seminerlere ve diğer müfredat dışı etkinliklere katılma hakkına sahiptir.
Paris Marais Dans Okulu, aşağıdaki tarzlarda eğitim sunar:
Klasik bale
Çağdaş dans
Dans okulu, başlangıç ​​seviyesinden ileri seviyeye kadar tüm geçmişlerden öğrencileri ağırlamaktadır. Siteye girdikten sonra, IES Abroad Paris danışmanınız okulun profesörleriyle tanışmanız için bir randevu alacak ve daha sonra sizi seviyenize uygun sınıflara yerleştirecektir.
Konum ve İşe Gidiş Saati
Paris Marais Dans Okulu, 17. yüzyılda inşa edilmiş eski Belize sarayında, tarihi Marais bölgesinin kalbinde yer almaktadır. Okul, IES Fransız Çalışmaları Merkezi'nden Metro ile yaklaşık 15 dakika uzaklıktadır ve kültür kurumları, tarihi yerler, mağazalar, kafeler ve daha fazlası ile çevrilidir!
Kayıt ve Danışmanlık
Kurs teklifleri dönemden döneme değişir. Kesin ders uygunluğu, her dönem başlamadan kısa bir süre önce belirlenir.
Bu nedenle, Paris'e gelene kadar resmi olarak kayıt olmanız mümkün olmayacaktır. Yerinde oryantasyon seanslarınızdan kısa bir süre sonra, ön kayıt formunuza, kurs programlarınıza, akademik ihtiyaçlarınıza ve ilgi alanlarınıza ve uygunluğunuza göre kursları dikkatlice seçmek için bir Akademik Danışman ile bireysel olarak görüşeceksiniz.

La Villa Bastille

La Villa Bastille, öğrencilerin deneyimli bir sanatçının talimatlarından yararlanırken özgürce ve bağımsız çalışma fırsatı buldukları bir sanat okuludur (çizim ve resim). La Villa Bastille'de öğrenciler, canlı modelleri tasvir etmek için gereken ilkeleri uygulamaya koyabilir veya farklı boyama tekniklerini (suluboya, yağlı boya, akrilik boyama) öğrenebilirler. Küçük gruplar, eğitmen tarafından bireysel rehberlik sağlar.
Sunulan kurslar şunları içerir:
Dersler yaklaşık 2-2,5 saat sürmektedir.

Saha Gezileri ve Etkinlikler

Maceranız Paris'te başlamasına rağmen, saha gezilerimiz sizi ev sahibi ülkenin kültürünü ve geleneklerini keşfetmeniz için şehrin ötesine götürür. Oryantasyon gezisi ve okul gezileri program maliyetinize dahildir. İşte birkaç olası hedef:
Giverny
1 Gün Sonbahar ve İlkbahar
Monet'nin güzel Giverny köyündeki evini ziyaret edin ve ona çok fazla ilham veren muhteşem bahçelerde yürüyün. Monet'nin nilüfer resimleri ve diğerleri burada boyandı.
Reims
1 Gün Sonbahar ve İlkbahar
Cathédrale Notre Dame'de rehberli bir tura katılın ve bir tur ve Şampanya tadımı için bir Şampanya üreticisini ziyaret edin.
Fontainebleau ve Vaux-le-Vicomte
1 Gün Sonbahar ve İlkbahar
Fransa'nın en büyük ve en güzel iki sarayında bir gün geçirin. Tarihi ve bahçeleriyle ve kralları, imparatorları ve papaları barındırmasıyla tanınan her iki şato, UNESCO Dünya Mirası Alanları olarak adlandırılmıştır.

Günlük hayat

Kendinizi Paris'te evinizde hissettirmenin bir parçası, kendinizi güvende ve özenli hissetmenize yardımcı olmak için elimizden gelenin en iyisini yapmaktır. Sizi ileriye hazırlayan oryantasyon programı, iyi konumlandırılmış ve rahat konutunuz veya sizi alışılmadık yolun dışındaki yerlere götüren okul gezileri olsun, hepimiz öğrenci hizmetlerimizle ilgileniyoruz.

Oryantasyon

Oryantasyonumuz sizi IES Abroad Paris French Studies personeline, öğrenci arkadaşlarınıza ve Paris şehrine tanıtır. Loire Vadisi veya Normandiya gibi bir varış noktasına bir gecelik seyahatle devam ediyor.
Kapsamlı Oryantasyon ve Yeniden Giriş Deneyimimiz (CORE ™) geldiğinizde başlar ve akademik ve kültürel uyuma odaklanan etkinliklerle dönem boyunca devam eder. Barınma, toplu taşıma, kültür, sağlık ve güvenlik ve diğer önemli konularla ilgili ayrıntılı bilgiler de kapsanmaktadır.

Konut

En büyük zorluğunuzun, hangi önemli noktaların ilk önce görüleceğine karar vermek veya en iyi kafeyi keşfetmek - kendinizi rahat hissedeceğiniz bir yaşayacak yer bulmak değil. Yerel öğrencilerin nasıl yaşadığını yansıtan bir konut bulmak için elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz. Amacımız, Paris'ten ayrıldığınızda kendinizi evinizde gibi hissetmeniz.
Aile Yanı - Paris'te veya çevresindeki banliyölerde (banliyölerde) bir Fransız evinde kalın. Ev sahiplerinizle her gün kahvaltı ve haftada üç akşam yemeği yersiniz; diğer öğünler üniversite kafeteryalarında ve ucuz restoranlarda mevcuttur.
Daireler - Ek ücret karşılığında sınırlı sayıda paylaşımlı daire mevcuttur. Dairelerde mutfak olanakları ve ortak banyo bulunmaktadır. Bir IES Yurtdışı Yerleşik Asistanı, tesis içinde veya yakınında yaşar. Yemekler dahil değildir.

Ders Dışı Aktiviteler ve Kültürel Etkinlikler

Paris'te düzenlediğimiz kültürel etkinliklerden yararlanın, örneğin:

Maliyet

Bu fiyatları bir başlangıç ​​noktası olarak düşünün. Mali yardım, burslar, ev okul politikalarınız ve diğer faktörleri hesaba katarken size gerçek maliyeti belirlemek için yurtdışında eğitim ofisinizle iletişime geçmenizi öneririz.
submitted by metronomuzikcom to u/metronomuzikcom [link] [comments]


2020.10.01 15:14 sargibezifabrikasi Pandemi hastanesinde bir gün...

Pandemi hastanesinde bir gün... Diyarbakır'da pandemi hastanesi olarak hizmet veren Dicle Üniversitesi Hastanesinde, sağlık çalışanları ile korona virüs tedavisi gören hastaların bir günü kaydedildi Ailelerinden uzakta hastaların iyileşmesi için gecelerini gündüzlerine katan sağlık...
Pandemi hastanesinde bir gün...
Diyarbakır'da pandemi hastanesi olarak hizmet veren Dicle Üniversitesi Hastanesinde, sağlık çalışanları ile korona virüs tedavisi gören hastaların bir günü kaydedildi
Hidrofil Sargı Bezi Fabrikası 0507 996 6199 Fiyatları Toptan
Sargı Bezi Fabrikası - https://sargibezifabrikasi.com/
Metronom Müzik - https://www.metronomusic.com/
Akustik Sahne İstanbul - https://akustiksahneistanbul.com/
Kemençe Kursu http://www.kemence.com.t
Ailelerinden uzakta hastaların iyileşmesi için gecelerini gündüzlerine katan sağlık çalışanları, evlatları ile cep telefonu üzerinden görüntülü görüşerek hasret gidermeye çalışıyor
Çoğu zaman korona virüs hastalarına ellerini tutarak moral desteği veren sağlık personellerinin özverili çalışmaları görenlerin takdirini topluyor
DİYARBAKIR - Pandemi hastanesi olarak hizmet veren Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hastanesinde sağlık çalışanları ile tedavi olan korona virüs hastalarının bir günü kayıt altına alındı. Zor şartlar altında ölüme meydan okuyarak görevlerini yapan sağlık çalışanları, evlatları ile cep telefonu üzerinden görüntülü görüşerek hasret gideriyor. Çoğu zaman korona virüs hastalarına ellerini tutarak moral desteği veren sağlık personellerinin özverili çalışmaları görenlerin takdirini topluyor.
Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan korona virüs salgınıyla Türkiye, 11 Marttan beri mücadele etmeye devam ediyor. Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı tarafından alınan tedbirlere uymayan vatandaşlardan bazıları, birkaç gün içinde kendilerini yoğun bakım odasında buluyor. Yoğun bakım ünitelerinde hayatta kalma mücadelesi içine giren vatandaşlar, sağlık çalışanlarının verdiği hizmetle yaşama tutunuyor. 7 gün 24 saat çalışarak pandemi sürecini en hızlı şekilde hafif hasarla atlatılması için ailelerinden uzakta çalışmalarına devam eden sağlıkçılar, aileleriyle cep telefonu üzerinden görüntülü olarak görüşebiliyor. Pandemi hastanesi olan Diyarbakır Dicle Üniversitesinde de sağlık çalışanları, korona virüs hastaları için gecelerini gündüzlerine katarak çalışmalarını sürdürüyor. Hastalar sağlık çalışanlarının bakımı haricinde moral ve motivasyona da ihtiyaç duyuyor.
Sağlık çalışanları ve hastaların bir günü kaydedildi
Pandemi hastanesinde bulunan korona virüs hastaları ile sağlık çalışanlarının geçirdiği bir günlük süre, kayıt altına alındı. Çekilen görüntülerde sağlık çalışanlarının mücadelesi ve hastaların durumları gösterildi. Görüntülerde koruyucu ekipmanlarını giyen sağlık personelleri, test olmaya gelen vatandaşlardan aparat aracılığıyla örnek aldığı görülüyor. Uzun süre ekipmanları ile kalan sağlık çalışanlarının maskelerini çıkardıklarında yüzlerinde izlerin kaldığı görülüyor. Yoğun bakımda tedavi olan vatandaşlara ellerini tutarak motivasyonlarını yüksek tutmaya çalışan sağlık personelleri özverili tavırları ile takdir topluyor.
Pandemi hastanesinde ağır vakalar ile birlikte yaşam mücadelesi verdiklerini belirten sağlık çalışanları, ailelerinden uzak kalmalarının kendileri için zor olduğunu söyledi. Kendi hayatlarını da ortaya koyarak çalışmalarını sürdürdüklerini kaydeden sağlıkçılar, bazı vatandaşların kendi hayatlarını hiçe saydığını çoğunun da yoğun bakım ünitesinde yaşam savaşı verdiğini ifade etti.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Öğretim Üyesi Dr. Çiğdem Mermutluoğlu, korona virüs hastalarının diğer hastalardan çok daha farklı olduğunu kaydederek psikolojik desteğe de ihtiyaç olduğunu söyledi. Dr. Mermutluoğlu, "11 Marttan bu yana ki süreçte korona virüs hastalarının diğer hastalardan çok daha farklı olduklarını gördüm. Bu hastalar destek tedavisinin yanı sıra aynı zamanda psikolojik olarak da desteğe ihtiyacı olan hastalar. Hastalarımızla her gün sadece laboratuvar sonuçlarını değerlendirmiyoruz, aynı zamanda bu sürecin nasıl gideceğini, süreceğini ve moral motivasyon anlamında da konuşmalarımız oluyor. Hastanın bu desteğe çok ihtiyacı var, farklı bir süreçteyiz, bu çorbada tuzumuz olduğu için çok mutluyum, inşallah bu dönemi en iyi, hasarsız bir şekilde atlatmayı planlıyoruz" dedi.
"Kendi ailelerinin vermediği desteği sağlık çalışanları veriyor"
Dicle Üniversitesi Pandemi Hastanesi Yoğun Bakım Sorumlusu Doç. Dr. Mahir Kuyumcu, korona virüs sürecinde hastaların kendi ailesinden destek alamadığını, bu süreçte sağlık çalışanlarının yanlarında olduklarını kaydederek boşalan yatakların hemen dolduğunu söyledi. Vatandaşların tedbirlere harfiyen uyması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Kuyumcu, "10+10 olmak üzere toplam 20 yatağımız mevcut, son dönemlerde yataklarımız ful, boşalan yataklar hemen doluyor. Vaka sayılarımız çok artmış durumda, şuanda mevcut durumda sabah 8'de mesailerimiz başlamakta ama akşam 5'te mesaimiz bitmiyor, 7 gün 24 saat çalışmaktayız. Yoğun bakım demek özünde bir bakım demek, önemli bir kısmı yardım sağlık personellerimiz, hemşire ve hasta destekte çalışan arkadaşlarımızın büyük bir özverisiyle bu hizmet verilmekte. Bu süreçte herkesin kaçtığı, uzak durduğu, kendi aile yakınlarından bile korona virüs tanısı alan hastalarımız kendi desteğini alamadığı bir dönemde bir sağlık çalışanı olarak görevimiz olarak yerine getirmekteyiz" diye konuştu.
submitted by sargibezifabrikasi to u/sargibezifabrikasi [link] [comments]


2020.09.24 03:27 fragmanlife sans kapiyi calinca programinda sok degisiklik yeni sunucu kim oldu

Değişen yepyeni konsepti ve sempatik sunucusuyla Şans Kapıyı Çalınca her salı akşamı Atv ekranlarında kaldığı yerden devam edecek. Şans Kapıyı Çalınca programının sunuculuğunu yapan ünlü oyuncu Ferit Aktuğ başka bir proje için ayrıldı. Bunun üzerine program yapımcıları hem sunucu hem de konsept değişikliği kararı aldı. Yıllar sonra tekrar ekrana gelen Şans Kapıyı Çalınca müdavimleri merak ediyor, tekrar yayınlanmasına karar verilen programın sunucu kim oldu? Şimdi detaylar
Şans Kapıyı Çalınca programında şok değişiklik? Yeni sunucu kim oldu? Yayınlandığı gün reytinglerdeki başarısıyla dikkat çeken Şans Kapıyı Çalınca programı yoğun talep üzerine yeniden yayınlanmasına karar verildi. Ancak programın sunucu Ferit Aktuğ’un bi başka yapımla anlaşması üzerine sunucu arayışı başladı. Hem hareketli, hem sempatik hem de pratik zekâ isteyen yarışmanın yeni sunucusu Emre Altuğ olarak benimsendi. Değişen yepyeni konsepti ve sempatik sunucusuyla Şans Kapıyı Çalınca her salı akşamı Atv ekranlarında kaldığı yerden devam edecek. Keyifli seyirler
Şans Kapıyı Çalınca’da neler değişti? Yapılan değişikliğe göre yarışmaya iki değil üç aile katılacak. Üç yarışmacı evlerine götürülen oyunlarda ve Salı günleri stüdyoda ilk kez görecekleri sürpriz oyunlarda birbirlerine karşı ter dökecekler. Yarışmanın ilk oyunu olan 'Avantaj Oyunu'nda üç yarışmacı da aynı anda yarışacak ve en başarılı olan aile, başka bir uygulamaya gerek olmadan finale kalacak. Avantaj oyununda başarısız olan diğer iki yarışmacı aile, yarı finalde kendileri için hazırlanan üç oyuna çıkacak. Eğer bu üç oyundan iki tanesini kazanarak rakibini elerse finale kalma avantajına sahip olacak.
50 Bin liralık ödülü kim kazanacak? Sempatik sunucu Emre Altuğ’un sunumuyla ekrana gelecek Şans Kapıyı Çalınca bir yarışma programı. Berna Keklikler’in koordinatörlüğündeki programda finale kalan iki aile 50 Bin TL’lik ödülü kazanmak için sürpriz oyunlarda kıyasıya mücadele edecek. Programın sonunda heyecan daha da artarken yarışmayı kazanan aile tam tamına 50 bin liralık büyük ödülün de sahibi olacak.
Emre Altuğ Kimdir? 1970 İstanbul doğumlu oyuncu, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Tiyatro Bölümü mezunudur. 1999 yılında çıkardığı ilk albüm olan İbret-i Alem ile tanınan şarkıcının en büyük hayali oyuncu olmaktı. Müzik kariyerinde hızla ilerleyen Altuğ, 2000 yılında Bir Kış Öyküsü adlı müzikalde oyunculuk serüvenine başladı. Kendisi gibi sunucu manken Çağla Şikel ile evlenen Emre Altuğ’a Salı akşamları Atv’de yayınlanacak Şans kapıyı Çalınca programında başarılar diliyoruz.
Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Savaşçı Fragman Survivor Fragman Bay Yanlış Fragman Sen Çal Kapımı Fragman İyi Günde Kötü Günde Fragman Arıza Fragman Menajerimi Ara Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.15 19:15 SizinMuzik Mustafa Ceceli - Bedel

Mustafa Ceceli - Bedel

Mustafa Ceceli - Bedel mp3 müzik indir


"Bedel" şarkı sözleri:
Düştüm etmiyorsun yardım da
Sanki hep sen vardın da
Tüm acılarım gizli
Her tebessümümün ardında
Kül oldum yandım da
Gül oldum soldum da
İnfazın yargın da senin olsun
Kal kırma
Demir attım tek limanımsın
Uçuruma son bir adımsın
Kalmayacak dedim
Rabbim yalvarırım yanıltsın
Yine yangınlar yine ben
Yine kalsan bul bi neden
Yine sarsan kollarına
Başkasını dilemem
Yine duysan söylemeden
Bi düşün bir sen bi de ben
Yarına kalma yanıma kal
Ben öderim bi bedel
submitted by SizinMuzik to u/SizinMuzik [link] [comments]


2019.11.08 01:19 furkantopal Yunan müzikleri ve kültürü üzerine [Yorumlarınızı bekliyorum mutlaka]

Şimdi size keşfettiğim bazı Yunan müziklerinden en beğendiklerimi paylașacağım. Bu başlığı temelinde onun için açtım, ama aynı zamanda biraz da öğrendiklerimi ve bunun hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Ve bunun üzerine sizlerden yorumlar almak. Bildiğiniz gibi Yunanistan'a gitmeyi planladığım için, Yunan kültürünün iç yüzünü araştırmaya koyuldum. Üniversitede Tarih okuduğumdan ve araştırmacı bi kişiliğe sahip olduğumdan Yunanların Antik ve Bizans dönemiyle ilgili, mitolojileriyle ilgili ve tabiki de felsefesiyle ilgili biraz bilgim vardı. Ama günümüzdeki kültürlerine dair nerdeyse hiçbir şey bilmiyordum, hatta ciddi ciddi bir tek Yunanca sözcük bile bilmiyordum. Yani selam vermesini dahi bilmiyordum. Şimdi yaklaşık bir haftadır dil üzerine de çalışıyorum. Ama bi kültürü keşfetmenin en direkt ve iç yolu, o milletin müziklerine bakmaktır diye düşünüyorum. Ve öyle de yaptım. Biraz greece subredditinden Yunan rap parçaları istemiştim, o önerilerle başladım, derken kendim geze geze farklı türlerde de gerçekten çok ilginç şeyler keşfettim. Bunlar uzun hikaye. Öncelikle sizinle bunları paylaşmak istiyorum çünkü müzik kütüphanenize gerçekten güzel müzikler ekleneceğini düşünüyorum. Öte yandan işin iç boyutu ve bende oluşturduğu bazı düşüncelere değinmek istiyorum, bu devlet sınırları ve diller öyle bir şey ki, dip dibe olduklarımızla bambaşka dilleri konuşuyoruz, ortak şeyler var evet ama temelinde bambaşka altyapılarda kültüre sahibiz. Ve daha da ilginci birbirimizden zerre haberimiz olmuyor.
Başta şunu itiraf etmeliyim, Yunan dilini çok sevdim, bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum, kulağa hoş geliyor, İspanyolca'nın daha cool hali gibi ve biraz da İtalyanca'yı andırıyor. Açıkçası 400 yıl boyunca Türklerin hakimiyetinde kalıp (ki öncesinde de o kadar güçsüz düşmüşler ki Sırpların hakimiyetinde bile kalmışlar, öncesinde de Romalıların vs, yani çalkantılı bir tarihleri var) dillerini bu kadar koruyabilmiș olmalarına da şaşırdım. Çünkü bildiğiniz bambaşka bir dil. Araştırmalarım sonucunda şu anki kullandığımız Latin alfabesinin de, Rusların kullandığı Kiril alfabesinin de, ve daha birçok alfabenin atasının Yunan alfabesi olduğunu öğrendim. Ve yazılı kaynağa ulaşılabilmiș, dünya üzerinde 'bilinen' en eski dilin de Yunan dili olduğunu öğrendim. +5000 yıllık bir dil. Yani adamlar esasında ciddi ciddi Sümerler, Asurlar, Hititler zamanından kalma bir millet, diğer diller ve milletler tarihe karıştı ama antik çağlardan bu zamana kadar aynı isimle kalabilen tek millet. Tabi tarihin güç döngüsü içerisinde en parlak zamanları Büyük İskender zamanında kalmış ama Rönesans ve Reform'un temelini atan düşünceler yine Antik Yunan döneminden kalma düşüncelerle atıldı. Hani bu etkilerini biliyordum ama alfabe ve dil olayını bilmiyordum, Avrupa'nın Yunanistan'a bu kadar sahip çıkmasının aslında harbiden hak edilmiş bir vefa borcu olduğunu daha iyi kavradım, ki Osmanlı'dan bağımsızlıklarını da arkasına İngiltere, Fransa ve Rusya gibi devletleri alarak ilan etti zaten. Günümüzde bi ekonomik krizde bile Avrupa'dan Yunanistan'a hemen yardım geliyor. Yani Avrupa kültürünün temelini Yunanların attığı herkesçe bilinen bir şeydir ama bunun günümüzde bile hala prestijinin sürdürmesinin balon bir şey olmadığını öğrenmiş oldum. Ayrıca Hint-Avrupa dil ailesine bağlı olsa da, diğerlerinden tamamen ayrı bir kategoride olduğunu da. Yani tamamen özgün bir dil. Nüfusları da gerçekten aslında çok az yani İstanbul'un nüfusu kadar bile değil. Yaklaşık 11 milyon nüfusu var. Bi nevi günümüze ulaşmış tarihi bir figür gibiler.
Şimdi bu ön bilgilendirmelerden sonra gelelim en beğendiğim parçalara, size 4 + 1 bonus şeklinde sunucam keşfettiğim bestlerimi;
Asıl olarak beğendiklerim bunlar. Yunan müzik turlarımda benim oluşturduğum Mahşerin Dört Atlısı bu yani.
Artı bonus olarak müzikal olarak bunlar kadar iyi olmasa da insanı acayip pozitif hissettiren bir parça var. Bu Stavento denen adam Yunanistan'da ünlü birisiymiș, başka şarkılarını da dinledim ve bu parçada düet yaptığı hatun acayip sempatik. Şu klibi izleyerek parçayı dinlediğinizde bilmiyorum siz de benim gibi kendinizi gülümserken bulacak mısınız;
Bonus Parça
Evet millet, sizinle paylaşmak istediklerim bu kadar. Ne düşünüyorsunuz bu müzikler hakkında? Ve varsa eklemek istediğiniz bir şeyler nedir düşünceleriniz? Tüm bunları tek başıma keşfedip kendim şaşkınlık yaşıyorum. Sizinle de paylaşmak istedim. Yanı başımızda bambaşka bir kültür var. Bana göre bu parçalar efsane ve Yunan dilinin harbi bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum. Diğer komşularımızın dillerinden aşağı yukarı haberdarım, hepsini duymuşluğum var. Hele Fatih Terim'in Ermenistan'da basın açıklaması yaparkenki o Ermenice ne kasvetli bir dildi öyle. Kürtçeyi zaten biliyoruz, hiç estetik bir dil değil, Ruhani'den Farsçayı da duyduk, zaten bunlar akraba diller, altımızda Araplar var zaten, bunlar da hiç kulağa hoş gelen diller değil bana göre. Üstte Ukrayna tarafları var, onların aksanı yani slavic diller Türkçe gibi damaktan konuşulan dillerdir, aksan olarak çok benziyor bize, kulağa biraz tırmalayıcı geliyor ama bi önceki saydıklarıma nazaran daha güzel bi dil Rusça. Bulgarca da aynı şekilde Türkçe-Rusça karışık tadında, bir iticiliği yok ama ahım şahım bi çekiciliği de yok. Gerçi Yunanca'yı öğrendikten sonra sıradaki öğreneceğim dil Rusça olacak. Ama bu Yunan dili benim harbi hoşuma gitti. Dibimizde İspanyolcanın daha hoş bi versiyonu varmış, harbiden yeni haberim oluyor. Hatta Youtube'daki LangFocus kanalının "Yunanca ve İspanyolca neden birbirlerine benziyor" diye bir videosuna denk geldim kendim bu benzerliği farkettikten sonra. Altına bi Yunan demiş ki, "La Casa De Papel'i ilk izlediğimde 'Bi dakka bunlar Yunanca konuşuyor ama aynı zamanda bu Yunanca değil' dedim" diyor. Öyle bi muhabbet yani. Bir dili öğrenirken o dilin kulağa hoş gelişi çok önemli bence ve insanın o dili öğrenme azminde en büyük pay sahibi de bu etken olsa gerek. Almanca'yı da seven biri olarak, (gırtlaklı konuşulan dillerden tek sevdiğim dil) umarım onu da envanterime eklerim bir gün. Neyse konumuz Yunan müzikleri ve kültürü. Kendimi artık Deutsche Rap'in yanında dinlemekten keyif alacağım ekstradan yeni bir rap dili ve hatta müzik yani vokal dili bulmuş gibi hissediyorum. Benim düşüncelerim bunlar. Bi de sizinkileri alalım. Parçalar nasıl sizce? Ve tüm bu anlattıklarımla ilgili genel olarak ne düşünüyorsunuz?
submitted by furkantopal to KGBTR [link] [comments]


2019.01.03 16:54 fragmanlife Arka Sokaklar dizisi konusu ve oyunculari

Hikaye ve Künye Yüzyıllara meydan okuyan, büyülü, kocaman bir şehir ; İstanbul. Ve bu şehrin her sokağını, herkes için daha güzel, daha ‘yaşanır’ bir yer yapmak uğruna her türlü kötülüğe ve sıkıntıya meydan okuyan yürekli polislerimiz… İstanbul Polis Teşkilatı Asayiş Şube’de görev yapan ‘sivil’ bir ekip, minibüsleriyle bu metropolün sokaklarını arşınlamakta ve karşılarına çıkan her türlü kanunsuzlukla savaşmaktadırlar. Polislerimiz, görevleri sırasında, değişik ve çeşitli insan hikayeleriyle sürekli karşılaşmaktadır. Zaman zaman gülümseten, zaman zaman da iç burkan bu hikayelere; meslek yıllarının tecrübesi ve ‘babalığıyla’ yaklaşan, ekibin diğer genç üyelerine de yol gösteren Rıza Baba olur. Rıza Baba; ekibe, hem mesleğe hem de hayata dair pek çok şeyi öğretecek, unutulanları hatırlatacaktır. Kısacası, polislerimizin ve ailelerinin hayatları ile İstanbul sokaklarının serüveni iç içe geçecek, kahramanlarımız; sevinçte, kederde, aşkta ve yalnızlıkta her zaman birbirlerinin yanında olacaklar. İçlerinden biri tökezlediğinde hep birlikte ona destek olup ayağa kaldıracaklar.
Yapımcı : Erler Film / Türker İnanoğlu Yönetmen : Orhan Oğuz Genel Koordinatör : Yılmaz Ekmekçi Senaryo Danışmanı : Ahmet Yurdakul Senaryo : Ozan Yurdakul, Sinan Yurdakul Müzik : Murat Evgin Oyuncular : Zafer Ergin (Rıza Baba), Şevket Çoruh (Mesut), Özgür Ozan (Hüsnü), Oya Okar (Selin), Alp Korkmaz (Ali), Özlem Çınar (Aylin), Nazlı Tosunoğlu (Nazike), İpek Yaylacıoğlu Usta (Pınar), Hülya Kalebayır Çelik (Ayla), Merve Oflaz (Bahar), Can Başak (Arif Müdür), Boğaç Aksoy (Volkan), Başak Atıcı (Hande), Kerimhan Duman (Tunç), Manolya Aşık (Şule), Yüsra Geyik (Zeliha), Onur Bay (Tekin), Furkan Göksel (Metin), Tunç Oğuz (Arda), Beste Seyhan Şamcı (Eda), Melisa Şalgam (Asiye), Efe Günay (Haydarberk), Kaan Uslu (Efe)
Oyuncu Zafer Ergin Rolü Rıza Soylu Karakter Açıklaması İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube'de emniyet amiri. Ekibin lideri, çimentosu, babası. Sezgileri, iradesi ve tecrübesiyle kendini mesleğine, ailesine, hayata adamış bir adam.
Oyuncu Şevket Çoruh Rolü Mesut Güneri Karakter Açıklaması Özel ekibin komiserlerinden. 90'lı yıllarda doğuda Özel Harekat'ta görev almış. Bu görevden kalma travmalarla dönmüş İstanbul'a. Oğlu Tunç'u neredeyse tek başına büyütmüş-büyütmekte. İşinde de özel hayatında da sert-sivri. Ama aile içinde, yani ekipte, sevilen sayılan bir ağabey.
Oyuncu Özgür Ozan Rolü Hüsnü Çoban Karakter Açıklaması Ekibin Rıza Baba'yla birlikte en eskisi. İstanbul pahalılığında beş çocuğu ve karısını tek polis maaşıyla geçindirmeye çalışıyor ve bunu zor da olsa başarıyor. Ekibin gülümseyen-gülümseten yüzü. Başına gelen türlü aksiliklerden yılmayan, insani sıcaklığını asla kaybetmeyen bir yurdum insanı
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2018.09.21 10:46 Guy_from_Istanbul Türkiye’de müzik: Mehterden Anadolu pop’una!

II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı'yla birlikte onun kollarından mehteride kaldırdı. Batı kopyası “Mızıka-ı Humayun”mehtere alternatif yapıldı. Bir de… Kökü Bizans/Ortodoks Hıristiyan olan Saray/Enderun müziği vardı; bizim “Klasik Türk Müziği” dediğimiz.
“Bunlar hep Bizans'tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkından dinlenebilir” diyen Atatürk, 1926 yılı itibarıyla Dârü'l-Elhan (konservatuar) Müdürü Yusuf Ziya (Demirci) ve ekibini Anadolu'ya gönderip türküler toplattı. Halk müziğini evrensel seviyeye çıkarmak amacıyla (Rus Beşleri'ni örnek alıp) “Türk Beşleri” Avrupa'ya gönderdi. Macar Bela Bartok ile Alman besteci Paul Hindemith'i Türkiye'ye davet etti. Onlar da “sizin asıl müzik hazineniz Anadolu türküleridir” dedi.
1930'de Aşıklar Bayramı kutlanmaya başlandı.
1940'larda Muzaffer Sarısözen, Ankara Radyosu'nda “Yurttan Sesler” programı yaparak yöre türkülerini Türkiye'ye dinletti.
O dönem, derlediklerini saz çalıp farklı yorumlayarak türküleri yücelten bir basbariton sanatçı vardı: Ruhi Su! 1950'lerde türküler, Amerikan müzik kültürünün gölgesinde kaldı. Üstelik… TKP soruşturmasıyla Ruhi Su'nun hapse atılması türküleri de “sakıncalı” hale getirdi!
“Aranjman müzik” popüler yapıldı. Yabancı şarkılara ilk Türkçe söz yazan Fecri Ebcioğlu oldu. Türün adı, “Türkçe Sözlü Hafif Müzik” idi.
Ancak…
İngilizce söylediği “Little Lucy” şarkısıyla şöhret olan Erol Büyükburç, aynı zamanda “aranjman”ın da tahtını sarstı. -Çalıştığı müzisyenlerin muhalefetine rağmen- “Kızılcıklar Oldu mu?” gibi türküleri modernleştirip söyleyen ilk şarkıcı o oldu!
Ardından… “Kara Tren” ile Alpay, “Bayan Yoh Yoh”/Esin Afşar geldi…
İki TKP'li… Şarkıcı Tülay German ile besteci Erdem Buri, “Burçak Tarlası” türküsüyle halk müziğini en tepeye çıkardı!
Adına önce “Ulusal Türk Müziği” denen “Anadolu Pop” doğuyordu…
TRT YASAĞI
Yıl, 1968.
Türk edebiyatında esen Anadolu rüzgarı, müziği de derinden etkiledi.
Galatasaray Lisesi'nden Fik­ret Kızılok- Barış Manço, Robert Koleji'nden Cem Ka­raca, Alman Lisesi'nden Erkin Koray gibi “kentsoylu gençler” kulaklarını Anadolu'ya çevirdi. Onları 1970'lerde Selda, Edip Akbayram takip etti…
En büyük engelleri TRT idi; “Anadolu Pop” ekran yasak­lısıydı! Kimi saçlarını kestirip, kaftanlarını çıkarsa da TRT kapılarını açmadı. Öyle ki… Halkın gözü önünde hakkı yenilerek Ali Rıza Binbo­ğa Eurovision birincisi yapıl­madı!
Ve o dönem “Anadolu Pop” politikleşti. Örne­ğin… “Apaşlar” grubu siyaset yüzünden parçalandı; Cem Karaca “Kardaşlar” grubunu kurarak yoluna devam etti…
Yıl 1976.
Bülent Forta, 20 yaşında ODTÜ öğrencisiydi. Mamak Cezaevi'ndeydi! Orhan Kotan gibi şair­ler, Mehmet Uzun gibi ya­zarlar ve Yılmaz Güney gibi sanatçılarla hapishanede tanıştı. Bir isim daha vardı:
Aşık Mahsuni ve Aşık İh­sani'den etkilenerek plaklar çıkaran 21 yaşındaki halk oza­nı “Emekçi” adlı Ali Haydar Bender. Konserinde söylediği türküler nedeniyle tutuklanıp Mamak'a getirilmişti!
Mapushane kapıları kapanın­ca her akşam “Emekçi” türküler söylüyordu… Elvis Presley, Beatles, Pink Floyd, Deep Purple ile büyüyen Bülent Forta'nın müzik yolculu­ğu aslında o kuşağın kültürel dönüşümünün hikayesiydi. Ruhi Su'dan Timur Selçuk'a sanatçıların ODTÜ'ye davet edilip konser verdirilmesi bunun somut göstergesiydi. 12 Eylül 1980 darbesi “Ana­dolu Pop” müziğe büyük dar­be vurdu; önemli sanatçılar yurt dışında gitmek zorunda kaldı; kalanlar ise hapse atıldı…
YIKIMDAN KURTULUŞA
1980'ler başı…
Üniversite yurdunda gizli gizli Almanya'dan getirilip çoğaltılan Cem Karaca ka­setleri dinlerdik. O eski protest şarkıların coşkusu yoktu sanki… Dönem, aşırı tüketimi özendiren neo-liberalizmin başladığı yıllardı. Yıkımın etkili silahı müzik idi.
Müzik, küresel sektör oldu; tamamen ticarileşti. ABD'de yeni kurulan MTV müzik kanalı müziği değil, görselliği (erotik klip vide­oları vs.) dünyaya yaymaya başladı. Neler yapılmadı ki; örneğin, müzikte grup kültürü/kolektivizm yıkıldı çünkü bireyciliğin kutsan­dığı devirdi. “Rol model” yapılan şarkıcılar ilahlaştı­rıldı…
İşte…
Ağır kültürel saldırıların yapıldığı yıllarda “Anadolu Pop” sığınacağı bir “ada” buldu: Ada Müzik 1986 yılında doğdu… 12 Eylül'ün de hışmına uğrayan Bülent Forta, 12 yıllık hapis hayatından son­ra 1993'te Ada Müzik'in iki ortağında biri oldu.
Zülfü Livaneli'den Leman Sam'a, Ezginin Günlüğü'n­den Bulutsuzluk Özlemi'ne kadar kim “adaya sığın­madı” ki? Yasaklı Ruhi Su albümlerini yeniden çıkar­dılar. Sektörün öncüsü oldu­lar. Haluk Leventlerin, Kı­raçların, Volkan Konakların yolunu açtılar…
—————
Soner Yalçın / Sözcü / 21.09.2018
submitted by Guy_from_Istanbul to Turkey [link] [comments]


2018.09.02 05:08 guncelmp3indir Uygar Doğanay - O Gözlerin feat Murat Yalçın indir

Uygar Doğanay - O Gözlerin feat Murat Yalçın indir
Doğunun kartalı arabesk müziğin duayenlerinden Uygar Doğanay ve Murat Yalçın yeni şarkıları O Gözlerin ile müzik listelerinde şimdi indir geç kalma.

Uygar Doğanay
submitted by guncelmp3indir to u/guncelmp3indir [link] [comments]


2014.09.02 15:58 EmreKarakoc Yazın dediniz yazdım

Buraya ne yazmam gerektiğini bilmiyorum ama farklı ve ilginç bir site gibi geldi ve sanırım bir şeyler karalayarak vakit öldüreceğim. Yemek yemeden çok içecek içince ağzımda garip bir tat kalıyor yaklaşık iki saattir onunla boğuşuyorum ve birde şu internet sıkıntısı var. Ülke genelinde altyapıdan mı kaynaklıymış neymiş. Zaten ülke geneliyse tamam bitmiştir konu kilit değil mi. Şimdi fark ediyorum da doldurmamı istediği uzunluk biraz fazlaymış açıkçası. Yazarız ama ya bize yazmak sıkıntı mı sanki. Hem zaten geçen gün yazmak için bahane arıyordum iyi denk geldi iyi oldu bu. Telefonuma mesaj geldi dur bakıyorum.. Durmazmış. Telefon dedim de bu aralar Vine'a merak saldım bakıp duruyorum. Aslı Bekiro diye bir kız var. Neden bilmiyorum da baya iyi gülüyorum ben ona. ''Vayn mesıcmış.'' Sağımda bir Absolut vodka duruyor. Limonlu üstelik. Bilen bilir limona baya düşkündüm zamanında. Her şeyin limonlusu falan. Sevgilinin bile. sdfsdf Bunu Twitter'a yazacağım sanırım. Bazen yazım kurallarına veya yazım şekline bu kadar dikkat etmiyorum, özen göstermiyorum. Yine bilen bilir eskiden istisnasız her zaman dikkatli yazardım. Boşladım mı acaba artık hayatı biraz. ? Ondan mı çok dikkat etmiyorum ki. ? Hem amaan ediyorum veya etmiyorum ne olacak değil mi. ((Aslında bu da bir boşlama? Kısır döngüye gircez kapatıyom konuyu)) Şeker bayramından kalma şekerler var masamda. Şeker yemem ben. Arada bir işte. Az müzik açayım. Teytey sayfamın marşı mı demişti tam net hatırlamıyorum onu dinleyesim geldi. Teytey'den de bahsedeyim. Nasıl oldu da rast geldi hatırlamıyorum ama bir iki tivitini okuduktan sonra direkt takip ettiğimi hatırlıyorum. Pp kardeşim. Tanısanız baya seversiniz. Evde koltuk kanepe yok. Çok yıldır bizde onlar eskidi diye yüzünü değiştirmeye verdik. Birkaç gün sandalye falan takılacağız. Salona gidip ses yapınca yankı çıkıyor. Sevdiğim şarkılardan bir dörtlük okuyup odama dönüyorum. Keyif seviyemi çıtanın altına düşürmemeyi iyi beceriyorum. Çıta nerde ? O da belli değil. Tek paragraf yardırdım gidiyorum ha değil mi. Boşver bu saatten sonra bölmek olmaz burayı böyle devam, temiz hesap. Deprem hissedememe rahatsızlığı falan var mı acaba. Yakın zamanda 3 deprem oldu yan odadaki adam sallandım diyor ben hissedemedim ama. Bana da durduk yerde deprem oluyormuş gibi gelir hep. Sağ sol sallanıyormuş gibi. Ondan dolayı gerçekte olunca yine kendim uydurdum diye sallamıyor muyum acaba. Ne çok soru varmış aklımda kendimle alakalı. Teşekkür ederim site bunları bir kez daha aklıma sokmamı sağladın yok yere. Gittim ben. Haydiee. Eyvallah..
submitted by EmreKarakoc to youshouldwrite [link] [comments]


İz Kalmadan - Tuna Kiremitçi - Müzik - İzle / Netd