Çekici bir adam ama tek

Tek adam rejimlerinin refah getirmediği, müreffeh ülkeleri bile batağa sürüklediği, halkını fakirleştirip ülkesini perişan ettiğinin ‘parlak’ bir örneği olarak da son dönemde Venezuela öne çıkıyor. Muhaliflerin çoğu ülkeden göç etmiş durumda. Şimdi bunlara kitlesel göçler ekleniyor. Theodore, karısından boşandıktan sonra bir apartman dairesinde tek başına yaşamaya başlar ve bir gün karşılaştığı bir teknoloji reklamıyla birlikte hayatı değişir. Kusursuz bir yapay zeka programı sunan yeni bir işletim sistemi, onu son derece çekici bir kadın olan Samantha ile tanıştırır. Çekici Erkek Olmanın 21 Altın Kuralı seti ise 4 modülden oluşuyor. Bu set daha çok sizin Erkek Adam olmanız üzerine odaklanıyor. Bu setteki içeriğin büyük bölümü sitede mevcut ama bu 4 modül içinde derli toplu bulabildiğiniz gibi Secret set içeriğine, kendi perspektifinden birçok ekstra bilgi de koymuş. Çekingen Bir Erkeksen Çekici Bir Erkek Değilsindir Girişken ve Özguvenli Olun! [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için Suriye, Irak, Mısır, Libya, Kuzey Kore…‘Tek adam’ yönetiminin bir ülkeyi nasıl batırdığının canlı birer örneği… Tek adam rejimlerinin refah getirmediği, müreffeh ülkeleri ... Artık kaçınılmaz bir seçimle karşı karşıyadır; ya ölümsüzlerin karanlık ama çekici dünyasına katılacak, ya da iki kabilenin arasında insan olarak hayatına devam edecektir. Bella artık kararını vermiştir ve kendisini muhtemelen yıkıcı ve anlaşılmaz sonuçları olacak benzeri görülmemiş bir olaylar zincirinin ... Aslında bir kadını etkilemek için çok fazla şeye ihtiyaçları olmadığını söylemek istiyoruz, her şeyin filmlerde ya da kitaplarda anlatıldığı kadar kompleks olmadığını. Bir kadını etkilemek için aşırı kaslı, zengin, yakışıklı, kültürlü, uzayıp giden bir çok sıfat listesine sahip olmanıza gerçekten hiç mi hiç gerek yok. Tom çekici bir adam. Ο Τομ είναι ... tr Üstelik sen biraz olsun çekici bulduğum tek kişisin. OpenSubtitles2018.v3. el Και είσαι ο μόνος που δεν με ελκύει. tr Ama Janet çok daha ilgi çekici bir isim. OpenSubtitles2018.v3. Henüz kaydedilmiş bir içerik bulunmuyor! Tüm Kaydettiklerim. ... Romantik Ama İlgi Çekici Film Arayanlara: Bu Filmler Tam Size Göre 'Tamam film romantik olsun olmasına ama konusu da biraz ilginç olsun.' diyorsanız bu 12 film tam size göre . Kültür Sanat 08.05.2017, 16:07 . KIZLAR tek başına yaşayan erkek size çekici geliyor mu? Çekiciliğini bilmem ama son 2 yılı tek başıma 6 senedir ayrı evde yaşayan bir erkek olarak bana pek de güzel gelmiyor. e yemek yapmayı da bilmeyince makarna, menemenden bıkıyor insan (yanlış anlamayın para durumu iyidir). iki muhabbet edecek, geç oldu yat artık diyecek insan da olmayayınca hayatınızda bir düzen de ...

Normie olarak blackpilli bir nevi benimsemeye başladım

2020.09.11 03:34 yataginaltindakiocu Normie olarak blackpilli bir nevi benimsemeye başladım

Merhaba dostlar başlıkda dediğim gibi ben bir normieyim daha önce bir kez kız arkadaşım oldu,birkaç ortalama ve altı hatta gayet güzel kızda benle konuşmak istedi ben istemedim. Bir kızla en yakın olduğum zaman Avrupada bir ormanda kamptayken biriyle öpüşmüstüm, hoşlanmıştım ciddi hayallerim vardı ama mesafeden dolayı ilerleyemedi malesef. Daha önce hiç bir kızla yatmadım(volcel?). Şu ilişkim olan iki kızlada tiplerine bakarak değil tamamen kişiliklerine bakarakten yakınlaşmıştım.
Gelelim konuya son zamanlarda kızlardan iğrenmeye başladım birkaç şeyin farkına varıyorum belki "yeni mi fark ettin yarram" diyebileceğiniz şeyler ama evet yeni fark ediyorum.
Kızlar senle nasıl bir ilişki kuracaklarını seni ilk gördüklerinde kararlaştırıyor sonradan ne yaparsan yap boş. ilk boyuna sonra göz hattına,omuzlarına,çenene marketten kavun seçercesine inceliyorlar sen veya o erkek kadının karşısında bir objeden ibaret,kullanıp yenisini bulunca atabileceği bir obje. Her zaman kadınların bir erkek 'kanki'leri olur ki aslında o adam kız için simp ve cucktan başka bir şey değildir. O aşağılık erkek paraziti o kızın mabadını kaldırmaktan baska boka yaramaz. Kız o erkeğin çevresinde ki chadlerle tanışıp o paraziti göz ardı etmeye başlayınca o cuckımız eninde sonunda bir kız bulur ama hayal ettiği gibi olmayan ortalama birini. İksininde hayalinde chadler ve stacyler olduğu için mutlu hiç bir zaman olamayacaklar, erkek kendini yetersiz hissederken kız erkeğin istediği ilgiyi göstermeyecek.
Erkeklerde kısa süreli ilişkilerde hypergamyden çok hypogamy daha yaygın bu bir gerçek. Daha az seçiciler. Sonuçta erkek kendinden aşağı olan kızı fleshlighttan fazlası olarak görmüyor stacyilerde daha iyisini bulana kadar tutunabildikleri chade yapışıyorlar zaten. Kadınlarda özellikle gelişmemiş ülkelerde kibirin had safada olmasından dolayı hypergamy daha yaygın hepsi kendini çok güzel çok çekici zannediyor. Kendilerine bir hayat arkadaşı değil hayat boyu belgelenmiş köle arıyorlar. Sonlarıda önceki paragrafın sonuyla aynı.
Peki bunun sebebi ne doğuştan mı kadınlar böyle yoksa yaşadığımız topluluk mu onları bu hale getiriyor? Ya da daha geniş kapsamlı bir soru sormak gerekirse Çirkin insanlara (özellikle erkeklere) karşı doğuştan gelen bir nefret mi var? İnternette bulabildiğim tek şey 8-12 yaş arasındaki çocuklarla yapılmış bir deney sonuçlar evet doğuştan gelen bir rahatsızlanma ve güvenmeme duygusu var diyor ama 8-12 yaş aralığı zaten toplumun içinde bir çok medyayı halihazırda tüketmiştir izlediği çizgi filmdeki kötü karakter büyük ihtimalle gargamel gibi ya da kısa kilolu bir adam. Kısaca demek istediğim sorun sadece kadınlarda değil modern toplumun yapısında. Neyse daha fazla uzatmayı isterdim ama canım sıkıldı:p
submitted by yataginaltindakiocu to turkincel [link] [comments]


2020.09.03 21:15 Sunuyemre Geçen gün attığım kitabı devam ettirdim alın bu da 2. bölüm

Mert eve gitmek için ana caddeden geçip ara sokaklardan girdi.Mertin evin bulunduğu caddeye girdiğinde birini gördü.Adam tuhaftı.Dikkat çekici olduğu söylenebilirdi.Kafasında siyah şeritli kahverengi bir fötr şapka vardı.Uzun açık kahverengi bir de kaban giymişti üstüne.Beyaz tenliydi ve saçları gözükmüyordu.Burnu gayet düzgün bir erkek burnuydu.Ağzı biraz küçüktü.En azından o mesafeden öyle görünüyordu.Mert adamın hafif çekik mavi gözlerini görünce tanır gibi oldu adamı.Biraz düşündü ve adamı hatırladı.Fakat burda ne işi vardı onu daha önce buralarda hiç görmemişti.Mert adamı ortaokul günlerinden hatırlıyordu.Mertin Cemden daha çok nefret ettiği biri varsa o da oydu.Kendisine “Cücük” lakabını takan adamın adı Yükseldi.Yüksel Merte hep cücükderdi.Mert bundan hoşlanmazdı.O da hoşlanmadığı için yapardı zaten.Mert ortasınıf yıllarında çok fazla zorbalığa uğremıştı.Bu zorbalığın en büyük payı Yükseldeydi.Bir keresinde sırf şaka olsun diye Merti herkesin önünde çöpün içine atmıştı.Mert yine sinirlenmiş ve ona vurmuştu fakat Yüksel bu darbelere gülerek karşılık veriyordu çünkü Mertin deli gücü bile ona etki edemeyecek kadar güçsüzdü.Mert çok fazla ağlayan biri değildi fakat o gün sinirden ağlamıştı ve hocaları da ona kızmıştı.Çoğu zaman böyle zorbalıklarala geçmişti Mertin ortaokul yılları fakat Yükselin okuldan ayrılacağı günden bir gün önce çok kötü bir şey olmuştu.Mert sınıfta tek başına sırasında otururken Yüksel sınıftan içeri girdi.Yüksel Mertin yanına gitti ve cebinden bir bıçak çıkardı ve Merte uzattı ve şöyle dedi:
-Hey cücük!Eğer azıcık cesaretin varsa bu bıçağı elinde bi kaç tur döndür.Eğer başarırsan sana 20 lira veririm.
Mert ilk başta biraz çekindi ama her insan gibi Mert de parayı severdi.Alt tarafı bir bıçaktı birine girse bile pek bir şey olmaz diye düşündü.Ayrıca döndürmesi kolay bir bıçağa benziyordu.Bıçağı eline aldı.Biraz döndürmeye başladı fakat bir terslik vardı.Bıçağın sol tarafının üstünde sıkıca sürülmüş bir japon yapıştırıcısı olduğunu fark etti.Yükselin neden sadece bıçağın sağ tarafından tuttuğunu şimdi anlamıştı.Yüksele sordu:
+Neden böyle bir şey yaptın?
-Ne yapmışım?
+Aptala yatma.Bıçağa yapıştırıcı sürmüşsün.
-Aa evet.Hay Allah ya unutmuşum.Gel çıkartalım.
Yüksel bıçağın ve Mertin eline biraz su döktü.Kazıdılar ve bıçak çıktı.Yüksel,Mertten bıçağı tekrar aynı şekilde döndürmesini istedi.Bu istekten sonra Mertin içinde çizgiler dönmeye başladı.Kalın,yamuk,çarpık çizgiler hepsi teker teker beynine saplanmaya başlamıştı.Çünkü onunla yine alay ediyordu.Sinirden ne yapacağını şaşırmıştı.
+Ne diyorsun ulan sen?Al bıçağını da yürü git yanımdan.
Fakat Yüksel ısrarla bıçağı uzatmaya devam ediyordu.Fakat en son Yüksel de gülerek.
-Siktirgit korkak herif!Uğraşmaya değmezsin.
Tam o sırada Mertin tüm vücudundaki damarlar hızlı hızlı atmaya başladı.Bir hışımla bıçağı savurdu ve Yükselin kolunda bir çizik belirdi.Kanlar bir anda akmaya başladı.Yüksel yapmacık bir bağırmayla tüm okulu inletti.Yüksel her gün koluna jilet atıyordu zaten alışmıştı böyle bir şeye.Evet tabi ki aniden olmasından ötürü ufak bir çığlık atması normaldi fakat Yüksel çok abartmıştı.”AAAAAH KOLUM,ÖLECEĞİM SANIRIM,MERT BENİ ÖLDÜRECEK YARDIM EDİN AHHH.”Yapmacık çığlığı hocalar ve diğer öğrenciler sınıfa girene kadar devam etti.Hocalar hemen Yüksele ilk yardım yapmaya başlamıştı.Hocalar Merti müdürün odasına aldılar ve onunla konşmaya başladılar.Müdür:
-Vay be Mert!Demek sabahtan beridir gelen bıçak haberlerinin kahramanı sendin.Senden birine vurmanı beklerdim de okula böyle bir bıçak getirmeni hiç beklemezdim!
+Ama hocam bıçağı ben getirmedim ki!
-Kim getirdi o zaman?
+Yüksel getirdi.Beni kışkırttı ben de ani bir sinirle bıçağı savurdum.
-Bir de mazeret mi buluyorsun yaptığına?Ulan çocuk ölebilirdi!Hala çocuğun üstüne iftira atıyorsun.Son günü diye eski olayların intikamını mı almak istedin?Oğlum film mi çekiyoruz ulan burda?Bunların hepsi kaydına geçecek.Velinle görüşüp okuldan atılacaksın!
Ama der gibi oldu bir an Mert.Sonra vazgeçti.İçinde bir umursamazlık vardı.Okulu da geleceğini de boşvermişti.Çünkü artık bıkmıştı tüm saçmalıklardan.Gelcekte kazanacağı 3 kuruş para için değer miydi bunlara?2 kuruş kazanırdı biraz fazla çalışırdı da bu saçmalıkları çekmezdi.En azından buna değer diye düşünüp itiraz etmedi.Kaderini kabul etti.Muhtemelen olayda haklı olan kendisiydi çünkü Yüksel son gününde neden böyle bir şey yapsın?Tabi ki kendi eğlencesi için!Kendi eğlencesi için canını ortaya koymak.Sevmediği birini okuldan attırmak için dolaplar çevirmek.Bu Yüksel de deli miydi be?Neden böyle bir işe girmişti?Nerden geliyordu bu nefret diye merak ettmişti Mert.Belki de kişisel bir şey değildi.Belki de bunu yapmayı seviyordu Yüksel.Hiç soramadı çünkü o günden sonra Yükseli hiç görmedi.Bugüne kadar görmemişti yani.Peki neden bugün buradaydı diye sordu içine Mert.Evine gitmek için karşıdan karşıya geçti.Apartmandan içeri girdi.Merdivenleri tak tak çıktı.Önce kapıyı vurdu.Anahtarı vardı fakat annesinin hareket etmesini istiyordu.Hareket etmek insan vücudu için özellikle yaşlılar için sağlık bir şeydi.Annesi kapıyı açmayınca ne oluyor diye düşündü.Anahtarı cebinden çıkardı kapıyı açtı ve yavaşça içeri girdi.Mutfağa girdiğinde ise ağlayacak gibi oldu.Tüm oda kanla kaplıydı.Mert hafif bağırarak “Hassiktir ulan ne oluyor?”dedi.Rüya mı diye düşündü bir an.Çünkü rüyalarına çok benziyordu.Fakat bu tamamen gerçekti.Kafasını duvarlara vurmaya başladı.Annesi yerde kanlar içinde öylece yatıyordu.Yüzü yukarı bakıyordu.Karnından defalarca bıçaklanmıştı annesi.Gözleri hafif açıktı.Sanki Merte bakarak geç kaldın diyordu.Mertin gözlerinden hafif hafif göz yaşları akmaya başladı.Hala neler olduğunu anlayamamıştı ki aklına birden Yüksel geldi.Kendi apartmanlarından çıkmıştı.Yani öyle olmalıydı gidiş yönü bunu doğruluyordu.Kapıyı çalmıştı,annesine kendisini tanıtmıştı ve sonra…Aklı almıyordu Mertin.Bir insan neden böyle bir şey yapardı?Nerden geliyordu bu nefret?Pencerenin yanına gitti tüm yolu taradı fakat ne Yükseli gördü ne de farklı bir ipucu.İpucu aramıyordu zaten gözleri sadece Yükseli arıyordu.Annesinin yanına yaklaşamıyordu.Hem kan kokusu hem de onu öyle görmek engelliyordu kendisini.Mutfağın diğer taraflarına bakmaya karar verdi.Katilin kullandığı bıçak ortalarda gözükmüyordu fakat gözüne bir kitap ilişti.Bu onun okul fotoğraflarının olduğu kitaptı.Orada olmaması gerekiyordu bu kitiabın.Normalde hep kendi yatağının baş ucundaki çekmecede olurdu.Kitabı açtı.İlk sayfasına baktı.Sayfada “NABER CÜCÜK?”yazıyordu.Okuduğu anda her zamanki sinirlerinden biri yine kapıya dayandı.kitabı fırlattı.Yeri yumruklamaya başladı.Ağzından tek kelime çıkıyordu.”NEDEN?”Bu kelimeyi tekrarlayarak ağlayıp 1 2 dakika boyunca yerde kaldı.Yavaşça sinirini attığını düşününce kalktı ve olabildiğince soğukkanlı bir şekilde kitabı tekrar açtı.Sayfaları geçti ve son sayfada duraksadı.Sayfada Mertin tüm sınıfıyla birlikte çekilmiş bir fotoğrafı vardı.Bir kızın suratının üstünde çarpı işareti vardı.İlk görüşte anlaşılıyordu ki annesinin kanıyla çizilmişti bu işaret.Çok büyük küfürler etti Yüksele.Bu kız onun ortaokuldan sevdiği kızdı.Ona o sıralar o kadar bağlanmıştı ki onun için 6-7 tane şiir yazmıştı.Hatta bir keresinde şarkı bile yazmaya çalışmıştı.Hiçbirinde başarılı olamamıştı.Yazma konusunda yeteneksiz birisiydi Mert.Peki bunu Yüksel nerden biliyordu?Yani neden onun suratına bir çarpı çizmişti?Bu aşkı sadece Mertin annesi biliyordu.Bir an annesini öldürmeden önce annesiyle muhabbet ettiğini sorguladı.Bu mümkündü.Mertin miğdesi bulanmya başladı.Lavaboyu kullandı.Sonra her ihtimale karşı evde bulundurduğu babasının eski tabancasını beline taktı ve hiçbir yere bakmadan evden kendini attı.Artık aklına takmıştı.Yüksel ölmeliydi.Polisi bu işe karıştırmayacaktı.Muhtemelen komşular kokuyu alıp polisi arayacaktı ve belki de kendisini suçlu olarak görecekti herkes.Peki bu umrunda mıydı Mertin.Gidip Yükselin karnına şarjörde bir mermi kalana kadar sıkacaktı ve belki de o mermiyle kendini vuracaktı.Apartmandan çıktı.Allahtan tanıdık biriyle karşılaşmamıştı zira bununla uğraşacak hali vakti yerinde değildi. İlk başta Yükseli nerde bulabileceğini düşündü.Onu hemen bulmalıydı.Nereye gidebileceğini düşündü.7. sınıfta okulun yakınında bir bar vardı.Yüksel hep oraya girmek isterdi okul çıkışlarında.Mertin gözlemlerine göre böyleydi.Ama bugün onu burada bulabilmesini imkansız diye düşündü.Yine de o bara gitmeye karar verdi.Gideyim de sonrası gelir diye düşündü.Çıkmadan önce tüm parasını almıştı.Evlerinde bir bilezik de vardı fakat onu bulamamıştı.Muhtemelen Yüksel çalmıştır diye düşünmüş ve umarsızlıkla geride bırakmıştı.Otobüse bindi.Bara 2 sokak uzaklıkta olan kafenin önünde durdu.Kafasını etrafa çevirmeden direkt bara yöneldi.İçeri girdi.Klasik,barmenin yanına gitti bir bira istedi.Birayı normalde seven biri değildi fakat bara gelmişti.Bir şeyler içmesi gerekiyordu.Kafasını dağıtır diye almıştı birayı.Bir kaç yudum aldı ve ilk birasın bitirmiş oldu.Barmenle konuşmaya karar verdi.
-Birader buralara takılan yüksel adında mavi gözlü birini tanıyor musun?
Hayır diye karşılık verdi.
+Buraya gelen çok az kişiyle tanışırım.Gelmişse bile bilemem.
Mert teşekkür etti ve etrafına bakınmaya başladı.Bir umut bakıyordu.İçinde bulacakmış gibi bir his vardı.Etrafına bakarken birini farketti ve ona dikkatlice bakmaya başladı.Kız da onun tarafına bakıyordu.Normal olarak fark etti ve gözlerinin içine bakarak gülümsedi.Mertin kalbi resmen o anda uçtu gitti.Bu kızı tanıyordu.Kız da onu tanıyordu muhtemelen.Çünkü ona doğru yürümeye başlamıştı bile.Bu kız onun geçmişteki platoniği,kendisi için şiirler yazmaya çalıştığı ve başaramadığı kızdı.Bu kız nasıl oradaydı.Ne kadar da garip bir gün diye geçirdi içinden Mert.Mert de kıza bakarak gülümsedi.Kızın adı Suna idi.
-Meraba.Seni bir yerden tanıyorum da tam çıkaramadım.Acaba sen beni tanıyabildin mi?Çünkü biraz öyle bakıyorsun da.
+Merabalar Suna Su Hanım diyerek gülümsedi Mert.
Ortaokul zamanlarında bu kıza Suna Su derdi.Bu onun için cesaret isteyen bir davranıştı.Bir kaç kez söylemişti bunu ona.Sunanın da hoşuna gitmiş gibiydi.Bu lakabı bir şiirden almıştı Mert.
Suna biraz düşündü ve tekrar gülümsedi.
-Aaa Mert.Mertdi değil mi?
Mert onayladı.O an her şeyi unutmuş gibiydi.Çok mutlu olmuştu.Ne annesi,ne Yüksel…Hepsi aklından uçup gitmişti.Sohbete başladılar.
-Nerelerdesin uzun zamandır.Neler yaptın ne işle uğraşırsın nerde yaşarsın merak ettim.
Mert işten ayrıldığından vs. bahsetti.Hoş sohbetten sonra Mertin aklına Yükseli sormak geldi.Zamanında pek büyük olmasa da Suna ile Yükselin arasında bir arkadaşlık ilişkisin vardı.Sevgili değillerdi.Eğer olsalardı illa ki duyardı.Okulda konuşlurdu.Duymasa bile Mertin gözlemlerine göre aralarında böyle bir ilişki yoktu.Mert,Suna’ya olaylar hakkında bahsetmeden Yükseli sormuştu.
-Yüksel mi?Hayır okuldan sonra hiç görmedim onu.Neden sordun ki?
+Bilmem.Öylesine meraktan sordum.
-Şimdi boşver Yükseli falan.Bir telefon numaranı ver de daha sonra tekrar haberleşebilelim.Zamanında senle arkadaş olmak istemiştim faka dersler vs. yüzünden bir fırsat bulamadım.Zaten sen de pek arkadaş canlısı biri değildin.
Gülümsedi Mert..Sunanın kendisine karşı bir şeyler hissettiğini sezmişti.Mert çirkin biri değildi.Yani Suna sadece bahane olarak seni birine benzettim demiş olabilirdi.Kimin umrunda ki?Onu seviyordu.Konuşma boyunca ikisi de hep gülmüştü.
-Yarın tekrar buluşalım mı?
+Olur.Yarın saat 2de 2 sokak ötede BEY KAFE var biliyor musun?
-Evet.O zaman önünde buluşuruz.
Suna Merti dudağından öptü ve ayrıldı.Bu Mertin çok hoşuna gitmişti fakat bir gariplik vardı.Bu kadar çabuk muydu?Zamanında günlerce bunun hayalini kurmuştu.O zamanlar dersler mi bunu engellemişti?Kafası karışmıştı Mertin.Ama bazen fazla kurcalamamak en iyisi diye düşünürdü Mert.O kadar da akla takılacak bir konu değildi zaten.Kendi paranoyası diye düşündü ve bir otel bulmak için yola çıktı.Çoktan bildiği bir otel vardı.İSTAN OTEL.Oraya gitmek için yola koyuldu.Bir ara sokağa girdi ve bir olaya şahit oldu.Bir adam yolda yürüyordu ve bir kediyi gördü.Adam çöpün kenarına geçip kedinin olduğu yere kusmaya başladı.Kedi o taraftan kalkıp başka bir köşeye çekildi.Adam kusmasını bitirip kediye bakarak gülmeye başladı.Bu sırada Mert adamı tanıdı.Bu komşusu Cemdi.İzlemeye devam etti.Cem bir garip gözüküyordu.Sarhoş olabilirdi.Cem kedinin olduğu köşeye gitti,fermuarını çıkardı ve kedinin üstüne işemeye başladı.Cem sanki bundan zevk alıyordu.Kedi sinirlenmiş olmalı ki Ceme saldırdı.Cem sinirlendi ve kediyi bir tekmeyle yere serdi.Kediye defalarca vurup ölmesine neden oldu.Mert yine sinirlenmişti fakat bu sefer daha soğuk kanlıydı.Cemin arkasından yavaşça yaklaştı.Silahını çıkardı ve Cemin kafasına dayadı.Sesini kalınlaştırarak:
-Sakın tek kelime etme.Sadece dediklerimi yapacaksın.
+Sen kimsin be?
Mert,Cemin silahı fark etmesi için tetiği çekti.
-Bir daha kelime etme şimdi bu kusmuğu yalamaya başla.
Cem korkmuştu:
+Ama..
-Kapa çeneni sadece dediğimi yap.
Cem korkarak kusmuğu yalamaya başladı.
-Şimdi de yaptığın çişi yala bakalım.
+Lütfen bırak gid…
-Sus dedim sadece dediğimi yap.
Cem tanıyamadığı adamın dediğini yaptı.
-Şimdi de kediyi öpüp özür dile.
+Bunları sadece kediye vurduğum için mi yapıyorsun.O bana vumruştu ne yapabilirdim?
Mert bunu susturmadı ve susturmadığına pişman oldu.Bir hışımla ensesine silahın kabzasını vurdu,defalarca yüzünü yumrukladı ve hızını alamayıp Cemi boğmaya başladı.Başarmıştı.Cem ölmüştü.Bugüne kadar kapıldığı kıskançlığı hatırladı ve yüzünde bir gülümseme belirdi.Cemin yüzüne tükürdü.Evet.Artık o da bir kanunsuz olmuştu.Söz sahibi insanların koyduğu,sözde,toplumun uyum içinde işlemesini sağlayan kuralları çiğnemişti.Bugüne kadar hep şöyle düşünmüştü:Eğer birileri böyle kurallar koyduysa bir bildikleri vardır.Evet bir bildikleri vardı.Kendileri için bir bildikleri vardı tabiki de.Diğer insanların hergün neler yaşadığı hakkında bir fikirleri,bir bildikleri yoktu.Dünyadan çok uzakta yaşıyorlardı.Gerçek dünyadan.Aslında biliyorlardı kendilerinin görmediği dünyada neler olduğunu.Ama kimin umrundaki?Cebime vurunca bacağımın sesi değil de paramın sesi duyuluyor diyip mışıl mışıl uyuyorlardı yataklarında.Olan yine bunları kabul eden ve kuralları koyanların yanına giremeyen insanlarda oluşuyordu.Garip olan şuydu ki o insanlar da hiçbir şey yapmıyordu.Bazıları çaresiz kabul ediyordu.Bazıları ise üst kısma aşkla bakıyorlardı.Çünkü onların savunduğu şeyleri savunuyolardı.Benim dinimi savundu.Benim ülkemden olmayanları o da sevmiyor ben de demek ki o benim yanımda.Fakat böyle olmuyordu.O hep kendi keyfinin tarafındaydı.Paranın tarafındaydı.Mert Cemin işini çaldığını hatırladı ve baş ucuna 5 lira atıp otele doğru yol aldı fakat önce bir camiiden içeri girip ellerini yıkadı.
submitted by Sunuyemre to KGBTR [link] [comments]


2020.08.23 16:39 alwaysiesta güzellik kavramının varlığı

güzellik kavramının varlığı
değerli anonlar insanlığın varlığından beri günümüze kadar kısa bir analiz yaptığımda ilk çağlarda en önemli şey ateş, su, yiyecek ve barınma gibi çok önemli ihtiyaçlar olmuştur kimse kimsenin
bu görselde görünen şahısın jewline, hunter eye area, hairline vsvs özelliklerine bakmıyordu
https://preview.redd.it/l836ydqcgri51.jpg?width=300&format=pjpg&auto=webp&s=0b3dfb342642821b7ef9ac96b4c389ff473e4b00
güçlü olmak veya iri olmak haricinde üst kısımda söylediğim şeyler kesinlikle diğer genlere veya düşünce yapısına işlemeyecek şeyler olarak devam etti


https://preview.redd.it/sgtso2xugri51.jpg?width=500&format=pjpg&auto=webp&s=4917c12b429e205f2d734b09510ebb6a1903d2b9
1700 lü yıllara ait bir kaç erkek figürü resmedilmiş tamamen normal görünen günümüz durumunda ön plana çıkan hiçbir özellik görülmüyor (böyle düşünme sebebim günümüz dayatılması)


https://preview.redd.it/y4lon7y1hri51.jpg?width=520&format=pjpg&auto=webp&s=2e734ad0607b4d1a02c08d2e2fec96d7fe7e17b3
standart bir kadın çizimi yıl 1800 ya da o civarlar olabilir

https://preview.redd.it/bez59e06hri51.jpg?width=996&format=pjpg&auto=webp&s=f5b0f17a52f0a87703d8d8ee54bf6dd5f77c349f
ama günümüze geldiğimiz zaman tek söylenebilecek elde tutulan argüman şu olmalı ki ilk çağdan günümüze gelebilecek kalıntılar kişinin güçlü olması, yapılı olması, boyun uzun olması gibi faktörler ve 1500 den itibaren günümüze kişinin çok büyük bir devrim niteliğinde iş yapması kadın için çok çekici kılabilir ama yukarıda görüldüğü üzere 2000 ve sonrası için yahudinin dünyaya empoze ettiği kavramlar aynen şöyle oldu


https://preview.redd.it/xoverukphri51.jpg?width=500&format=pjpg&auto=webp&s=3acd39d32f83e82040e60e096bb42bf37702cde0
o eski çağlardan günümüze gelmesi gerekli olan beyin düşüncemiz iri yapılı olmak, güçlü olmak, uzun olmak 0 landı solda ki gibi sıska olmak ama tamamen yüz hatlarının çok iyi olması neredeyse binlerce yıllık aklımızda olması gereken güç kavramını yok etti

https://preview.redd.it/3xjzrg81iri51.png?width=883&format=png&auto=webp&s=22c0189305baff2100fe5d892651b77dcb1ae4ab
keskin bir eye area demek kadınların resmen önünüzde eğilip size tapmasına sebep olacak düşünceleri insanlara aşıladılar, sağ tarafta ki gibiysen bir hiçsin.

https://preview.redd.it/v5zt3a08iri51.jpg?width=640&format=pjpg&auto=webp&s=88a4f6080d4f1aaf2057558c140b2d6bffd11e95
o eski çağlardan binli, bin beş yüzlü yıllarda jawline, eye area ne kadar önemli olabilirdi ki 1.67 timur 1.62 napolyon, 1.52 büyük iskender bunları çok iyi olduğu için mi saygı duyuluyordu tabii ki hayır.


https://preview.redd.it/7saqrjbliri51.jpg?width=720&format=pjpg&auto=webp&s=51b2a15398498e3e534cae6fcc04ba5f4dd990e8
artık kadınlar böyle, güzellik kavramı bu şekilde görülüyor tumblr, instagram vsvs çok beğenilmek estetikli burun, piercing, dudak ve göz boyalı sırf marka kıyafetler bunlar harici olan kızlar bile 5/10 altı erkeğe bakmaz

https://preview.redd.it/59xts2sdjri51.jpg?width=398&format=pjpg&auto=webp&s=8df40ea3ff3cf5923b52bd17c39fd9a54ca7d5dd
evet bu adam kesinlikle dünya tarihini baştan yaratmış biridir, çok büyük düşünürdür ya da, insanlara yol gösterme konusunda bir dehadır eski çağdan kalma güzellik algısı için belkide vucudu çok iyidir, boyu çok uzundur, savaşlar yönetmiş, tablolar çizmiştir ama hayır bu adam bunların hiçbirini yapmadı sadece annesinin karnında çene kemiği önde burnu iyi saçı iyi genlere sahip olarak çıkmış ve 20 sene sonra bütün kızların yahudinin oyunu ile vajinalarını sulandıran bir kişiliğe bürünmüş ve tipi sayesinde her yerde saygınlık görüp para kazanmıştır.
submitted by alwaysiesta to turkincel [link] [comments]


2020.08.18 20:08 alwaysiesta kimse sıradan olmak istemiyor.

https://streamable.com/zwtko4
evet değerli incel dostlarım bugün günümüz ilişkilerinin artık çok farklı boyutlarda olduğunu ve gerçekten tipin bile bir anlamı kalmadığını göstermek istiyorum. bu videoda görülen kişi (2000 doğumlu ve diyarbakır'da yaşayan sıradan biri) hiçbir fiziksel özelliği olmayan, tipi eşgal biri ile evlenip çocuk yapmış mutlulular hiçbir sorun yok daha da mutlu olsunlar ama olay bu değil olay twitter'da bir kullanıcının paylaşımı ile birden milyonların izlediği bu videoda bu kızı barbara palvin adlı bir mankene benzetmeye başladılar, bir sürü tweetler atıldı paylaşımlar yapıldı neredeyse bütün sosyal medya platformlarında paylaşıldı ve izlendi. daha sonra kız ilginin farkına vararak instagram hesabında tek orijinal hesap, yerli barbara palvin diye yazarak kendini bir popülarite içerisinde buldu ve adamı şuan takip bile etmiyor.(evli olduğu kişiyi) siz her gördüğünüz dizi oyuncusu çok yakışıklı, çok karizmatik, çok yakışıklı mı sanıyorsunuz. bu yüzden mi seviliyor sanıyorsunuz. kesinlikle hayır kızlar akşam evlerinde oturup saçma salak konulu dizileri izlerken orada ki güzel kız olma hayalleri kuruyorlar ve doğal olarak dizide ki etkileşimde olunan adam gibi tipleri çekici buluyorlar bu olay zinciri bize kadar bile uzanıyor çünkü buna ilgi duyan kızları gören bizim bilincimizde de direkt olarak o dizide ki adam gibi olmak onu takip etmek nerelerde takılıyorsa orada takılmak gibi istekler uyanıyor içimizde. etrafımda ve sosyal medya da gördüğüm çevreden insanların hep çıktıkları kişiler onları araba ile gezdirip, mekanda güzel güzel parasını yemelik, sonra evine kadar bırakmalık kişiler ile çıkıyor ve açık ve net söylüyorum bazılarını burada moglayacak adamlar bile vardır.
submitted by alwaysiesta to turkincel [link] [comments]


2020.07.29 15:25 griljedi GRRM - 2012 Söyleşileri

  1. Şu ana kadar yayımlanan kitaplara eklediğiniz ve okuyucunun bulmasını umduğunuz ama bulamadığı şeyler var mı? Yahut çok az kişinin gördüğü?
Hayranların şu ana kadar her şeyi öğrendiğini düşünüyorum. İnsanlar düşüncelerini internette, bloglarda yazıyor. En anlaşılmaz, ücra ipuçları bile kısa sürede bulunuyor ve dikkat çekiliyor.
  1. Valyria’yı görecek miyiz?
Kıyamet öncesi mi şimdiki halini mi? Belki.
  1. Cevaplanmamış ama Kış Rüzgarlarında cevaplanacak üç soru söyler misiniz?
Söyleyebilirim ama söylemeyeceğim.
  1. Bronn’un hikayesi bitti mi?
Bronn’un hala bir rolü var, kesinlikle geri dönecek.
  1. Başlangıçta onlara vereceğiniz yolu ertelediğiniz veya yoldan saptırdığınız bir karakter var mı? Varsa, kim?
Hayır, var diyemem. Bazı durumlarda kronolojiler başlangıçta istediğimden farklı ama tüm karakterlerin hikayeleri aynı devam devam ediyor.
  1. Demiradamlar kuzeye saldırmamış ve Kızıl Düğün gerçekleşmemiş olsaydı Kuzey ve Nehirtoprakları bağımsız kalmaya devam edebilir miydi?
Kuzey olabilir ama Nehirtoprakları daha sorunlu. Gerçek doğal sınırlar olmadan, nehirtoprakları her taraftan saldırılara karşı savunmasızdır, bu yüzden tarihleri kan ve kargaşa ile dolu.
  1. Hayranların bulduğu ama sizin o amaçla yazmaya niyetlenmediğiniz en büyük kırmızı ringa balığı (yem) nedir?
Bu söylemek olurdu ama hayranlar, ufacık bir şeyden bile kuram çıkarıyorlar. Zaman zaman bunları bana e-posta atıyorlar.
- Dothraki aslında bir dizi bozkır ve ova kültürünün bir karışımı olarak tasarlandı ... Moğollar ve Hunlar, kesinlikle, ama aynı zamanda Alans, Sioux, Cheyenne ve çeşitli diğer Amerikan kabilelerinin ... saf bir fantazi ile terbiyeli hali. Araplara veya Türklere - orijinal olarak bozkırların atlıları olması haricinde- herhangi bir benzerlik tesadüfidir (bu emmiye biri Hunların da Türk olduğunu söylesin. Neyse). Bununla birlikte, genel olarak, tarihten ilham alırken, ister bireylerden isterse tüm kültürlerden olsun, doğrudan bire bir nakillerden kaçınmaya çalışırım. Robert'ın VIII. Henry veya Edward IV olduğunu söylemek nasıl doğru değilse, Dothrakilerin de Moğol olduğunu söylemek doğru olmaz.
- GRRM; “Ejderhaların Dansı sonunda pek çok uçurum vardı, 6. kitapta bunları çok erken çözeceğim. Kitabı inşa ettiğim iki büyük savaşla açacağım; Buz Savaşı ve Meereen-Köle Körfezi Savaşı ve sonra oradan alıp devam edeceğim.”
- Ned ve Robb’un ölümü... Bu iki karakterin sonunu en başından beri biliyor muydunuz yoksa zaman içinde mi karar verdiniz?
Neredeyse en başından beri biliyordum. Hikayenin büyük vuruşlarını biliyorum; ana karakterlerden kim ölecek, kim yaşayacak... hepsini. Yazım sırasında keşfettiğim çok ayrıntı var, küçük karakterler gibi... Yani ana karakter altı arkadaşıyla bir savaşa girecekse altı arkadaşın hepsine de ne olacağını bilmiyorum, buna yazarken karar veriyorum ama büyük oyuncular, büyük hayatlar ve hayat değiştiren büyük olayları en başından beri planlı.
- Bir çok kişi Jon’u öldürdüğünüzü düşünüyor. Geçmişte Starklara çok kötü şeyler yaptınız ama içimden bir ses Jon hayatta kaldı diyor. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
[Güler] Bu konuda yorum yapmayacağım.
- Jon, Lord Kumdandan olarak resimden etkili bir şekilde çıkmış olsa da - yaşıyor olsa bile, Sur’un o kış geldiğinde Ötekileri geri tutma şansını sevdiğimden emin değilim. Kış Rüzgarları'nda Sur’un güneyine doğru hareket ettiklerini göreceğimizi varsayabilir miyiz?
Çok fazla şey söylemek istemiyorum ama Kış Rüzgarlarında kesinlikle daha fazla Öteki göreceksiniz.
- Kargaların Ziyafeti ve Ejderhalarla Dansta bölüm başlıkları olarak Kraliçe'nin Eli veya Demir Talip gibi etiketleri kullanmaya başladın, daha önceki ciltlerde ise her zaman Jon veya Ned ya da Arya idi. Bu kimlik sorunlarını keşfetmenin bir yolu mu? Özellikle Arya ve Sansa ve Theon ile tüm kimlikleri değişiyor gibi görünüyor.
Evet, tam olarak amacım bu. Bu kitaplarda birçok kimlik saldırı altında.
- Ortaya çıkan bir diğer tema da – her yerde var ancak ancak Ejderhalarla Dansa son pov’da daha da netleşiyor - taht oyununda oyuncu olduklarını düşünen karakterlerin piyonlardan daha sık olması. Gerçek güç gölgelerdedir. Bu fikri en başından itibaren keşfetmek istediniz mi yoksa hikaye geliştikçe mi ortaya çıktı?
Hangi durumdan bahsettiğinize bağlı. Bu seriye 1991 yılında ilk başladığımda, ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. A Game of Thrones'a geldiğimde, ana temaların ne olacağını biliyordum ve bu kesinlikle onlardan biri. Gücün doğası ve gücün kullanımı ve insanların iktidara gelmesi için neler yaptıklarını - ele aldığım en önemli şeylerden bazıları.
Varys’ın 2. kitapta sorduğu kral, rahip, savaşçı bilmecesi buna hitap ediyor. Kim kime itaat ediyor? Asıl güç kimde? Asıl soru bu.
- GRRM, Tyrion karakterini, 1981 yılında Lisa Tuttle ile yazdığı Windhaven isimli kitaptaki bir cümleden ilham aldı; “Bir cüce var, gördüğüm en çirkin adam ama ayrıca en zekisi.”
- GE: Tyrion ve Daenerys, serinin en ünlü iki karakteri...
En popüler iki karakterden biri, ancak bence evrensel olarak en popüler olan ikisi Jon Snow ve Arya. Her karakterin hayranları ve büyük bir iltifat olarak aldığım aleyhte sözler var. Gerçek insanlar hakkında böyle hissederiz; bir kişi onları sever, başka bir kişi onlar tarafından tahrik olur ve başka bir kişi onların sahte olduğunu düşünür. Kurgusal bir karakter yaratıyorsanız ve herkes karakteri seviyorsa veya karakterden nefret ediyorsa, muhtemelen bir karton parçası yaratmış olursunuz.
- GRRM, Kargaların Ziyafeti’nde Brienne’nin asılırken yaptığı seçimin “kılıç” olduğunu doğruladı ve bunu küçük Payne’i kurtarmak için yaptığını da... Yani Podric Payne, hala hayatta.
- Karakterleriniz arasında bir seyahat arkadaşı seçmeniz gerekse kimi seçerdiniz?
Hedefe ve ne yapmak istediğime göre değişir. Eğer sadece gezi, manzara, farklı yerleri görmekle ilgiliyse Tyrion’u yanıma alırdım; asit yorumları (iğneliyici demek istiyor sanırım, söyleşi ispanyolcaydı, ben de otomatik sayfa çevirici kullandım) belli zamanlarda çok iyi olurdu. Daha romantik bir kaçış olacaksa da Daenerys’i alırdım çünkü eğlenceli olmasının yanı sıra çok güzel bir kadın.
- Kim daha seksi? Hayalinizdeki Daenerys mi yoksa Emillia mı?
Gerçek şu ki Emillia çok seksi ama farklılar. Benim için seçmesi zor çünkü ikisini de çok seksi görüyorum. Emillia düşündüğüm karakterin daha yaşlı bir hali. Kitaptaki Dany, cinsellik dünyasına girmiş bir genç kız ile küçük bir kız olma arasında değişiyor. Bazen bir kraliçecilik oynayan bir kız gibi davranırken, bazen de her açıdan tamamen işlevsel bir yetişkin gibi davranır. 23 yaşındaki Emillia 17 yaşında olması gereken (aslında 16) bir karakteri canlandırıyor.
- Westeros’ta ailelerin çok fazla çocuğu var, onları rahatça öldürebilmek için mi? Karakterleri öldürmeyi seviyor musunuz?
Bunu sevmiyorum ama bazen bunu komplo ihtiyaçlarıyla yapmak zorunda kalıyorum. Buna ek olarak ilham aldığım dönem Orta Çağ; o dönemlerde ailelerin şimdikilerden daha fazla çocukları olurdu çünkü kadınlar da çocuklar da sık sık doğumda ölürdü hatta çocuklarınızın ileride fazla yaşamayabileceğinizi bilirisiniz; kimisi erken yaşta kimisi biraz daha ileri yaşta ölürdü. Bu yüzden o dönemlerde çok çocuk olurdu. Ben de, her ne kadar bu bir fantezi de olsa, işime bunu yansıtmaya çalışıyorum, o dönemin şartlarına sadık kalmaya çabalıyorum.
- Yedinci kitabın ismi Kurtların Zamanıydı, bunu neden değiştidiniz?
Bu geçici bir başlıktı; bir isim seçmem istendi ve benim de aklıma ilk Kurtların Çağı ya da Kurtların Zamanı geldi ama hiçbir zaman sevmedim. Bir Bahar Rüyası daha iyi bir başlık.
- Ormanın Çocukları ile Ötekiler arasında göründüğünden daha yakın bir ilişki var mı?
Olabilir, olabilir. Hikaye devam ettikçe gelişecek bir konu, bu yüzden şu an bir şey söylemem (kendi de bilmiyor :D ).
- Jon Arryn’nın ölümünün LF ve Lysa eliyle olduğunu öğrendik, peki Sör Hugh’un ölüm emrini kim verdi? Cersei mi? LF mi?
İkisi de olabilir, kararınıza göre... Ancak bu, sadece bir Gregor olayı olabilir de. O cani ve acımasız biri, birini öldürmek için gerçek bir nedene ihtiyacı yok.
- Doran ve Mellario’un tartışma sebebi çocuklarını uzaklaştırma meselesi yüzünden ise Mellario neden Dorne’u terk etti? (Herkesin merak ettiği bir soru.)
İyi bir evlilik değildi. Yeni ve egzotik bir şeyin cazibesi nedeniyle evlendiler. Bazen cazibe en az beklediğiniz zaman olur. Uzak bir ülkenin prensi idi ve o da hayat dolu, çok çekici, çok farklı bir kültürden gelen bir kadın gibi görünüyordu. Dorne'a geldiğinde, Norvos'tan farklı olan, özellikle de çocukların başkalarına himaye edilmesiyle ilgili geleneklerin olduğunu görür. Bu ne siyasi bir evlilik, ne de büyülü bir evlilikti, sadece insan doğasının bir örneğiydi. Bazen ilişkiler iyi bir temel üzerinde başlar: tanışırsınız, büyük bir cinsel cazibe vardır, bir ilişki kurarsınız, evlenirsiniz ... ve sonra dört veya beş yıl içinde gerçekten ortak bir şeyinizin olmadığını fark edersiniz. Bir hata yaptınız ve yedi krallıktaki gibi boşanmanın yaygın olmadığı bir toplumda kolay çözümü olmayan bir durumdasınız... Bu sadece başarısız olan politik bir evlilik örneği değil, ayrıca aşk evliliklerinin bile başarısız olabileceğinin bir örneğidir.
Bazen Yedi Krallık'taki politik evlilikleri iyi gelir ve aşk için olan evlilikler iyi olmaz. Bazen bir çift birbirini sever ve sonra bir noktada sevmezler. Şehvetten gülüşmeler başka bir şeyden de gelişmeyen evlilikler vardır. İşlerin iyi gideceğine dair bir garanti yoktur ve bunun sonucu, hayal kırıklıklarının gelişmesi ve her insanın kendi yolunda gitmesi için yabancılaşmanızdır. Bu konuda Mellario'dan bir miktar acı var çünkü Dorne Prensi olarak Doran çocuklarıyla birlikte kalabildi ve Mellario, onları terk etmek zorunda kaldı (anladığım kadarıyla Doran, kadının çocukları alıp gitmesine izin vermemiş).
- Kitaplarda, krakenleri derinlerden uyandırabilecek bir boru hakkında hikaye var. Hiç kraken görecek miyiz?
Mümkün soruya şaşırmış görünür
- Ölü ulukurt ve yavrular hakkında... Bunlar eski ilahlardan bir hediye mi yoksa Bloodraven’dan mı? Bazıları ölü kurdun boğazına takılan geyik boynuzunu bir fs olarak görüp Stark-Baratheon çatışmasına işaret kabul ediyor.
Dostum, bu okuyucuların anlaması gereken bir şey. Eğer orada dikkatlice ince bir şekilde çalıştığım bir sembolse, bunun nedeni insanları düşündürmek için fikir verici olmaya çalışıyorum. Eğer görürseniz ve merak etmeye başlarsanız, bu bilerek yapılmıştır. Ama "Bu bir sembol! Bu bir sembol!" diye bağırmayacağım. Her okuyucu kendi okumalı ve sembollerin ne olduğuna ve ne anlama geldiğine kendileri karar vermelidir. Bu, karmaşık bir sanat eserinde yaptığınız işin bir parçasıdır, kasıtlı olarak yapılandırılmış ve nispeten belirsiz olan bir şey, böylece her okuyucu kendi sonuçlarını çıkarabilir.
- Jaqen, Kızıl Tanrı'ya ve başka yerlerde ateş tanrısına atıfta bulunur. R'hllor'dan mı bahsediyor? Arya'nın Yüzsüz Adamlar tarafından eğitildiğini gördüğümüzde, R'hllor onlar için özellikle önemli görünmüyor.
George bir an düşünür Eh, Jaqen’ın onu ne zaman andığına dikkat et; yakın zamanda neredeyse yanıyordu.
- İsyan sırasında neden Davos, Stannis’e yardım etti?
George güler Çünkü soğanı vardı! Ve kendi kendine şöyle düşündü: "Bunları en iyi fiyata nereden satabilirim? Onları King's Landing'e götürürsem bana soğan bedelini ödeyecekler ama onları açlık çeken insanlara götürürsem kesinlikle daha iyi ödeyecekler. "
- Varys ve Illyrio, Prens Doran ve Sör Willem Darry'nin yapmış olduğu nişan sözleşmesinin farkında mıydı? Ve neden Darry veya birisi Viserys'e ölümünden önce bu anlaşmayı söylemedi?
İlk soruya: hayır. İkincisi ise, Viserys karar verildiğinde olgunlaşmamış bir çocuktu ve bu bilgiye hazır değildi.
- Arthur Dayne, asil ve cesur bir şövalye olarak tanıtıldı. Jaime bile dehşete düşerken o nasıl Aerys’in acımasızlıklarını destekleyebildi?
Okumaya devam edin.
- İlk Daenerys, Daemon Blackfyre ve Dorne prensi arasındaki ilişkide neler olduğunu anlatır mısınız?
Daemon ve Daenerys'in aşık olmasına rağmen, kardeşi kral Daeron, sevgi meselelerinden daha çok devlet meseleleriyle ilgiliydi. Dorne ile uzun yıllar mücadele etmiş ve Yedi Krallığa taciz etmelerini engelleyemedikleri gibi onları Yedi Krallığa katamamıştı. Şiddetin başarısız olduğu yerde, belki de evliliğin düşmanlığa son verebileceğini fark etti ve böylece kız kardeşini Dorne prensi ile ittifak kurmak için kullandı. Bu politik bir evlilik, saf ve basit, Dorne ve Yedi Krallık arasında birliği garanti etmek için uygun bir evlilik. Ayrıca, kız kardeşini ki kendisiyle birkaç çatışması olmuş ve bir çok insanın tahtın gerçek sahibi olarak gördüğü piç erkek kardeşi yerine, Dorne prensine vermeyi tercih etti. Bu da Daemon’u ilk Blackfyre Taliplisi olmasına iten bardağı taşıran son damlaydı.
- Ejderhalarla Dansta, Brandon Stark’ın da Robert gibi kadınlara olan ilgisi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Brandon'ın da piçleri var mıydı?
Brandon'ın çocuk sahibi olmadan önce öldüğünü söylemek abartı olurdu. Kitaplarda bakire olmadığı tespit edilmiştir. Ziyaret ettiği çeşitli yerlerde küçük snowlar bırakmış olabilir ama kesinlikle açık olan, meşru çocukları olmadığıdır.
- Meereen Düğümünün nasıl vuku bulduğunu artık biliyoruz. Asıl sorun neydi? Örneğin, Dany'nin çeşitli karakterlerle tanışma sırası mıydı, yoksa ejderhaları kim, ne zaman ve nasıl almaya çalışacağı mıydı?
Şimdi bir şeyler açıklayabilirim. Pek çok, birçok faktörün bir birleşimiydi: Xaro'dan Dany gemilerini vermek için teklifle başlayalım, reddedilmesi daha sonra Qarth'ın savaş ilanına yol açacaktır. Sonra şehri sakinleştirmek için Daenerys'in evliliği var. Sonra Yunkai ordusunun Meereen kapılarına gelişi var, çeşitli insanların yoluna çıkma sırası var (Tyrion, Quentyn, Victarion, Aegon, Marwyn, vb.) Ve sonra Daario var, bu tehlikeli kiralık kılıç ve Dany'nin onu gerçekten isteyip istemediğine dair bir soru var; salgın var, Drogon'un Meereen'e dönüşü var ...
Bütün bunlar havaya fırlattığım toplardı ve hepsi bağlantılı ve kronolojik olarak iç içe geçmişti. Drogon'un şehre dönüşü, farklı zamanlarda olduğunu keşfettiğim bir şeydi. Örneğin, Quentyn'in Meereen'e gelişinin üç farklı versiyonunu yazdım: biri Dany'nin evliliğinden çok önce geldi, biri daha sonra geldi ve diğeri evlilikten sadece bir gün önce geldi romanda olan da bu Ve bu farklı varış noktalarının diğer karakterlerin hikayelerini nasıl etkilediğini karşılaştırmak ve görmek için üç versiyonu da yazmak zorunda kaldım. Henüz gelmemiş bir karakterin hikayesi de dahil (Sonra da GRRM neden kitapları bitiremiyor, diyoruz :P ).
- Melisandre neden Stannis'i aradı? Onu alevlerinde gördü ve kendi başına aramaya mı karar verdi yoksa kırmızı rahipler adına bir göreve mi başladı? Rahipler tarafından gönderilen Moqorro ile karşılaştırdığınızda, sanki ikincisi gibi görünmüyor.
Haklısın, Melisandre kendi karar verdi, onun kendi gündemi var.
- Ejderha Kayası temelde volkanik bir ada ve bu nedenle, mağaralarına ne kadar derine girerseniz, o kadar sıcak olur ... ama derinliklerinde bu ısıya neden olan eski Valyri büyüsü olabilir mi?
Ejderha Kayası kalesinin nasıl inşa edildiğine ve bazı yapılarında taşın bir şekilde sihirle nasıl şekillendiğine bakarsanız ... evet, hala Valyria büyüsünün mevcut olduğunu söylemek mümkündür( Targların buradaki büyü yüzünden hastalanmadığı, ayrıldıkları için hastalanmaya başladıkları kuramım daha bir güçlendi :) ).
- Neredeyse her zaman birbirleriyle müttefik olmak isteyen aileler arasında evlilikler görüyoruz. Bu bağlam göz önüne alındığında, Tywin Lannister'in evliliğinin ilk kuzenle olması tuhaf görünüyordu ve hatta Tywin'in ne kadar pragmatik ve hırslı olduğunu düşündüğünüzde daha da tuhaf görünüyordu. Yoksa gerçekten bir aşk evliliği miydi?
Aşk olabilir ama ailenin kanını güçlendirmek için başka bir açık sebep var. Targaryenlar bu politikanın en uç örneğidir: sadece kanın saflığını korumak için aile içinde evlenirler ve böylece taht veya ailenin yönetimi için birkaç aday bulundurma probleminden kaçınırsınız. Beş erkek kardeşiniz varsa ve her birinin birkaç çocuğu varsa iki veya üç nesilden sonra kendinizi otuz potansiyel mirasçı ile bulabilirsiniz: Lannister veya Frey adında otuz kişi olabilir ve bu da çatışma üretir çünkü hepsi taht için kalıtsal kavgalara katılacaklar. Güller Savaşı'nın kaynağı budur; Taht için fazla aday, hepsi Edward III'ün torunları. Beş oğlunuz varsa ve bu tür bir problemden kaçınmak istiyorsanız, belki de en büyük oğlunun ilk doğan kızını üçüncü oğlunun çocuğuyla evlenmek o kadar da kötü bir fikir değildir; kavgalardan kaçınırsınız ve kan birleşik kalır, belki de Tywin'in evliliğinin amacı buydu. Belki Lord Tytos'un fikriydi hatta Tywin'in büyükbabasının fikri bile, evlilik ittifakının tam olarak hangi saatte yapıldığına göre...ancak notlarımı kontrol etmem gerekir çünkü hatırlayamıyorum.
- Valyria’yı görme şansımız var mı?
Belki ama kesin değil. Asıl soru geçmişteki mi yoksa şimdiki mi? (yukarıda vardı bu soru, evet. Kasıtlı tekrar ekledim çünkü adamın kafasındakini çözmeye çalışıyorum ama daha çözemedim. :D)
- Jaime, Diyar’ın tarihindeki en iyi kılıç ustalarından biri. Ned harika bir kılıç ustası denemez, daha çok yetkin bir kılıç ustası demek daha doğru olur, onun yeteneği başka yerde yatıyor. O daha çok iyi bir komutandır(ağabeyi iyi bir kılıç ustası).
(Bundan sonra yine bir İspanyolca çevirisi var ve yine oto sayfa çevirisi kullandım. Malum bu dili bilmediğim için olduğu kadar; çoğu genelde iyi çeviri görünüyor ama kelimelerde anlamsız kaçan noktalar vs. olabilir. Çok karmaşık, devrik olan; çeviriden emin olmadıklarımı çıkartıyorum yazıdan çünkü tamamen yanlış bir bilgi de verilmiş olunabilir, emin olamam.)
- İlk kitaplardan herhangi bir şey değiştirmek ister misiniz?
Ahm ... Bekle ... Neyi değiştirmek isterdim? Tyrion Lannister'ın ilk tanıtıldığı sahneyi değiştirmek isteyebilirim;Tyrion'un bir kapının tepesinden atladığı sahne; bu mümkün değil. O zamana kadar, böyle durumu olan insanlar hakkında çok az referansım vardı ve daha sonra fiziksel zorlukları hakkında daha geniş detaylar öğrendim. Yani bu değiştireceğim şeylerden biri.
- Dördüncü kitaptan, 'Peygamber' veya 'Kraken'in Kızı' gibi takma adlarla bazı bölümleri açığa çıkardınız. Bunu neden yapıyorsun?
Eh ... [Gizemli bir gülümsemeyle uzun zamandır düşünüyor] Bence en iyi bilim kurgu ve fantezi yazarlarından Gene Wolfe'yi tanıyor musunuz bilmiyorum.Eserleri bulmaca ve gizemlerle dolu ve söylediklerine çok dikkat etmeniz gerekiyor.Bir gün ona sorduğumu hatırlıyorum: “Bunu neden kullanıyorsun? Bunun ötesinde daha derin bir neden var mı? ”Ve başlangıçta hiçbir şey söylemedi. Sadece ironik bir şekilde gülümsedi ve bana dedi ki: “Bunun ne anlama geldiğini düşünüyorsun?” Ve ona teorilerimi söyledim.Sonra şöyle cevap verdi: “İlginç…” [Gülüyor].Benden kurtulmak istediğin tek şey bu, ama bunun bir kaza olmadığını söylemeliyim [Gülüyor].
- 2012 yılında 400 sayfasını yazmış kitabın ama ancak 200 tanesi tam manası ile bitmiş (son gözden geçirmelerle yani). Bu durumda şimdi sona gelmiştir inşallah. :)
- Kitabın sonunda herkesi memnun etmeyeceğini biliyorsun, değil mi?
Tabii ki bazı hayranlarımı hayal kırıklığına uğratacağım çünkü nihayet tahta çıkacaklar hakkında teoriler yapıyorlar: kim yaşayacak, kim ölecek… ve hatta romantik eşleşmeleri hayal ediyorlar ama bu fenomeni Rick Nelson'ın sözlerini tekrarlayarak yaşadım: “Kimseyi memnun edemezsin, bu yüzden kendini memnun etmelisin”. Bu yüzden son iki kitabı yapabildiğim kadar iyi yazacağım ve okurlarımın büyük çoğunluğunun bundan memnun olacağını düşünüyorum. Herkesi memnun etmeye çalışmak korkunç bir hatadır; Ben okuyucularınızı kızdırmanız gerektiğini söylemiyorum ama sanat bir demokrasi değildir ve asla bir demokrasi olmamalıdır. Bu benim hikayem ve rahatsız olan insanlar dışarı çıkmalı ve kendi hikayelerini yazmalı; okumak istedikleri hikayeleri.
- Hayran forumlarından uzak durmaya çalıştığını çünkü insanların olanları tahmin ettiğinde hikayeyi değiştirme güdüsü devreye giriyor ama onca ipucunu verdikten sonra bunu yapmanın doğru olmayacağını ve bunun hikayeyi de mahvedeceğini bildiğinden bakmamak en iyi seçenek. “Kitabı o kadar ipucuyla doldurduktan sonra değiştirmek beni yalancı yapar, ben yalancı değilim” diyor(Ama karısı giriyormuş forumlara :P ).
- Sen kötü bir yazarsın çünkü birçok ana karakteri öldürüyorsun. Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Şey… Okuyucularımın okuduklarına duygusal olarak katılmalarını istiyorum. Uzaktan okumayı sevmiyorum ve onların gerçekten dahil olmalarını istiyorum ve eğer korkunç şeyler olacaksa; Korkmalarını istiyorum. Bunu yapmanın ötesinde herkesin ölebileceğini belirtmek istiyorum. Benimki, kahramanın güvende olduğunu bildiğiniz, diğerleri gibi tahmin edilebilir bir kitap değil. Kahramanın ne kadar sorun yaşarsa yaşasın, karşılaştığı ihtimaller; o gelecek, çünkü o ... o John Carter, o kahraman. Gerçek hayatta böyle değil ve kitaplarımda gerçekçi olmak istiyorum, bu yüzden kimse kitaplarda güvende değil. Bir yazar olarak amacım her zaman güçlü bir kurgu hikayesi yaratmaktı. Okuyucularımın kitaplarımı ve rahat bir koltukta otururken geçirdikleri harika zamanı hatırlamalarını istiyorum.
- Ama Buz ve Ateşin Şarkısı'nın kahramanı kim ?
Bilmiyorum. Herkes kendi hikayesinin kahramanı ... ve bir düzineden fazla bakış açısı karakterim var ve hepsi kahraman …
- Kitaplarınızın bir başka ilginç yanı da bize Kızıl Tanrının alevleri, Yüce Yürek Hayaleti'nin sözleri veya Ölümsüz Evi'nin vizyonları aracılığıyla birçok ipucu vermenizdir…
-Güler- Onlar spoiler mı? Onların ne demek istediğini anlamak için çok dikkatli bir şekilde bakmanız gerekir. Hepsi de göründüğü gibi değil. Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.”
- Elbette bize yardım etmek için verdiğiniz tüm kehanetlere rağmen hikaye çok öngörülemez …
Kehanetler, kabzasız kılıca benzer, çok dikkatli tutmak gerekir.” diyor ve kehanet işinin kitaba ilginçlik katacağına ama çok belirgin bir mana ile yahut çok kolay anlaşılır şekilde bunu yapmak istemeyeceğinden bahsediyor. Kehanet için Güller Savaşında yaşamış bir lordu örnek veriyor. Beyaz Kule’nin altında öleceğine dair bir kehanet duymuş ve ondan sonra o kuleye bir daha yaklaşmamış; savaşta öldürülüyor ve öldüğü yer de o kulenin resminin olduğu yerdir. “Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.” diye bitiriyor. “Kehanetler beklenmedik şekillerde gerçekleşir. Onlardan ne kadar kaçınmaya çalışırsanız, onları o kadar çok gerçeğe dönüştürürsünüz ve ben bununla biraz eğlenirim.”
- Yani her zaman beklentilerimizi hayal kırıklığına uğratmak istiyorsun, değil mi?
Evet, her zaman niyetim buydu: okuyucunun beklentileri ile oynamak. Bir yazar olmadan önce çok iddialı bir okuyucuydum ve hala öyleyim ve çok öngörülebilir grafikleri olan çok sayıda kitap okudum. Bir okuyucu olarak aradığım şey beni memnun eden ve şaşırtan bir kitap. Ne olacağını bilmek istemiyorum. Benim için hikaye anlatımının özü bu ve bu nedenle okuyucularımın artan ateşle sayfaları çevirmelerini istiyorum: sonra ne olacağını bilmek. Çoğunlukla fantezi türünde, kahramana sahip olduğunuz ve o seçilmiş olan birçok beklentisi var ve her zaman onun kaderi tarafından korunuyor. Kitaplarım için istemedim.
- Serinin ismi neden Buz ve Ateşin Şarkısı? Sur ve ejderhalar ve ötesi için mi?
Bu bariz bir şey ama evet, bundan fazlası var. İnsanlar Robert F.’in şiirinden etkilendiğimi söylüyor, doğru. Ateş aşk, tutku, cinsel şevk ve diğer şeylerdir. Buz ihanet, intikam ve buz… biliyorsun, insaniyetsiz bir soğukluk ve kitaptaki diğer şeyler.
- Bana biraz kadın karakterleri hakkında konuş, çünkü onlar çok çeşitli ... Lady Catelyn, Kraliçe Cersei, Asha Greyjoy, Melisandre, Tarth Brienne ...
Şey ... Farklı olmalılar çünkü farklı yaşam deneyimleri olan farklı kadınlar. Tüm kadınların aynı olduğuna inanmıyorum, erkeklerin hepsi aynı değil. Bence “tüm kadınlar… boş olanı dolduruyor” gibi yaptığınız herhangi bir ifade yanlıştır. Bu tür genellemeler sizi her zaman sıkıntıya sokar, bu yüzden kadın karakterlerimi Westeros'un Yedi Krallığı gibi cinsiyetçi ve ataerkil bir toplumda bile büyük çeşitlilikte sunmak istedim. Kadınlar farklı roller ve farklı kişilikler bulabilirler, bu yüzden farklı yeteneklere sahip kadınlar bir toplumda kim olduklarına göre çalışmak için yollar bulabilirler.
- GRRM savaş karşıtı biri ama “mutlak pasifist” biri kesinlikle değil.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.03 02:01 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 5

çıktım odama inci'de yaşadığım mutluluğu paylaştım. kimse giblemeyince oturup bir süre önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşündüm. daha sonra merve'nin odasına indim. kapı çıktı karşıma.. kapı seni affettim la keyfim yerinde keranacı dedim. hiç tepki vermeden yüzüme baktı. neyse takılmayıp tıkladım, merve uyanmıştı zaten açtı hemen kapıyı. ne oldu abi? dedi. burcu esmersoy'un ayak parmaklarını gördüm, buraya sığınabilir miyim? dedim. off abi pff xs türevi bir cevap verdi. geçtim hemen içeri burcu'nun gidişi senin için çok iyi olacak. onun göğüsleri seninkileri kıskanıyor, bu yüzden geceleri gelişmelerini engelliyordu dedim. ne diyorsun abi yine? defol dedi. ben gördüm geceleri, bak dediğime geleceksin dedim. baktım bu sinirleniyor bir şey demesine izin vermeden yıl 2012 olacak hala müjdat gezen'i usta tiyatrocu sanan var di mi yaaaaa?? diye sordum. cennet mahallesi güzeldi diyor mal amk. konuyu uzatmayıp ela'yı bize ne zaman davet edeceksin? diye sordum. bana niye söylüyorsun abi? söyle anneme şükran teyzeyi davet etsin dedi. annemden sanane merve sana oç demek istemiyorum deyip fırladım odadan.
not: cennet mahallesi, akasya durağı ve arka sokaklar kızların göğüslerinin gelişimlerine zararlı.
neyse geçtim yeniden odama serdar ortaç'ın kliplerinden ayıkladığı manitaların sayısını hesapladım. sonra twitter'a, inci'ye baktım ne joe biden'dan ses var ne inboxımda bir hareketlilik... face durum güncellememi ''alem arka olmuş.'' yapıp 2 beğeni aldım. kapım tıklandı. kimsin? dedim. aç kapıyı diye karşılık verdi. ses renginden anladığım kadarıyla babamdı. böyle zekiliklerim vardır. bazı durumlarda gözlerimden yardım almasam da keskin zekam sayesinde yerinde çıkarımlar yaparım. barcelona mı real madrid mi? dedim. aç kapıyı diye yineledi. sinirlenmeye başladığını hissettiğimden kapıyı açmak zorunda kaldım. kalk berbere gidecez dedi. ben gelmem.. dedim. kalk gibtirme belanı papaza döndün deyince ben de okan bayülgen'in editörleri kadar elit ve uzun saçlı görünmek istiyorum dedim. fakat ikna olmuş görünmüyordu. ortamı yumuşatmak için acun ılıcalı'nın sempatik fifa 98 hikayesini anlattım. düş önüme gidiyoruz avradını gibtirme bana dedi. michelle rodriguez'e laf dokundurması gittikçe kanıma dokunuyordu. bu adam haddini aşmaya başlamıştı. fakat dayak yeme riskim olduğundan mecburen üstümü giyindim, evden çıktık.
not: acun aslında evdeymiş, arkadan arkadaşları da türkçe şarkı söylemişler afjheswnhıvgknrewslge ne güldük.
neyse gittik berbere girer girmez konuyu değiştirmek için haluk bilginer de ye ye bıkmadı amk, hala seslendirme yapıyor aç gözlü oç diye bağırdım. babam ne bağrıyon len? tarzı köylü bir tepkiyle kafama vurdu. berber bana katılıyor olacak ki gülümsüyordu. buyurun abi dedi oturduk yan yana. oç beni çırağa tıraş ettirdi. ne olsun abim? dedi çırak samimiyetinden yüz bularak mehmet amca'ya dikkat etmesini, o adamın kendisinin teyzesiyle bir alakası olabileceğini belirttim. babam oç atladı ordan takılma sen ona, amerikan yap dedi. birden fırladım ayağa... yankee go home, askerinle üslerinle, hamburgerinle defol!! diye bağırdım. fırlayacaktım dükkandan ama oç kapıyı açamadım. sinirim yatışınca efendi efendi geçtim yerine. uygun bir dille çırağa bazen teorik devrimci gibi görünmem gerekebildiğini, amerikan tıraşının uygun düşmeyeceğini anlattım. makina tıraşıla 9 a vurması konuşunda anlaşıp işe koyulduk. hiçbir koşulda dayamasına izin vermeyeceğimi, kız arkadaşım ekşici olduğundan o geyiği çok iyi bildiğimi belirttim. anlamış görünmüyordu, mal mal baktı. tıraşım bitince babamınkinin bitmesini beklemek için gazetelerin resimlerinde göz gezdirdim. ''sevgi koydular ülkenin yaa??'', ''ama bunlardan da iyisi yok be kardeşim kime verelim?'', ''vay amk herifin arabasına bak aga'' türü çeşitli sohbet açıcı berber cümleler ettim. gerekli reaksiyonu alamadım. babamın tıraşı da bitince berber sağolasın abi, yengeye de selamlar diyecek oldu; sanane annemden oç deyip hızla uzaklaştım.
not: haluk bilginer, teorik devrimcilere cinsel arzular besliyor.
apartmana döndüğümüzde merdivenlerde ela'ya rastladım. beremi çıkarıp kafamı gösterdim, tepki vermedi. nasılsın ela? dedim. iyi ya uğraşıyoruz, sen nasılsın? dedi. konuyu değiştirmek için yıl 2012 olacak hala nihat doğan'a, sabri sarıoğlu'na falan gülenler var di mi yaaa? diye sordum. iyi günler diye karşılık verdi.. ne alaka şimdi amk? bu millet harbi bir garip. neyse çıktım odama youtube'dan enrique iglesias'ın hero klibini izledim. finalinde yine ağlamaklı oldum. harun kolçak posterime bakıp hayatın anlamını sorguladım. daha sonra merve'nin odasına indim. kapıya, berberin kapısıyla ne ilgin var oç? o nerden biliyor benle mevzun olduğunu? diye bağırdım. merve sesten irkilmiş olacak açtı kapıyı. vahey kılıçarslan ev dizaynı programları yapmayı bırakmadan göğüslerini büyütmesi gerektiğini söyledim. pff defol, uğraşamam xs türevi bir cevap verdi yine. hem ortamı yumuşatmak, hem de kızın üstüne yavaş yavaş gitmek için samimi bir tavırla; bu reyting rekorları da nasıl rekorlarsa amk her hafta kırılıyor di mi yağğ? dedim. tamam abi hadi çık falan dedi yine. kevaşelik yapma insanların yüzüne bakamıyorum artık, incideki panpeytalarım benle taşak geçiyor deyip patlattım tokadı. bu ağlamaya, bağırmaya başladı. babam oç duymuş sesleri geldi ve elmacık kemiğime bir sağ direk patlatarak günü puansız geçmedi.
not: vahey kılıçarslan bizim kapıya halleniyor.
odama koştum hemen, uyuyana kadar önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşündüm. sabah erkenden kalkıp twitter'a ve inci'ye baktım. joe biden'a ''we are living america, coca cola sometimes war'' diye mention atıp gözdağı verdim. serkan inci'ye ''bana yardımcı olursan dilenmek zorunda kalmassın, babam zengin.'' diye pm attım ve cevapları beklemeye başladım. sonra kız arkadaşımın dairesine inmeye karar verdim. tıkladım kapıyı, hemen açtı sağolsun. ohio eyaletinde seçim kampanyaları oldukça çekişmeli geçmektedir ve başkanlık adayları mücadelede son aşamaya gelmişlerdir. başkan mike morris 'in (george clooney) kampanya basın sözcüsü olan stephen myers (ryan gosling) morris'e sadık biçimde var gücüyle çalışırken, birden politik bir skandalın içene doğru çekildiğini fark eder. şimdi bir karar verme sırası ondadır... ides of march! izler misin benimle dedim? hayır teşekkür ederim, biraz meşgulüm diye karşılık verdi. bırak mastürbasyonu, gel bak yarısında çıkarız dedim. ekşici olduğunu bildiğimden bu şekilde ikna edebileceğimi düşündüm. böyle zekiliklerim vardır. insanları istemeseler de beynimin odalarına hapseder, orda onlara küçük oyunlar oynayarak istediğim konuda ikna etmeye çalışırım. fakat kız arkadaşım meşgul olduğunu, artık kapıyı kapatması gerektiğini söyledi. konuyu değiştirmek için amerikan sineması neymiş ya, haneke kinq bence dedim. kapıyı hiçbir şey demeden kapattı. bu insanlar ne kaba amk.. herkes asosyal amk apartmanında.
not: till lindermann pussy klibi için anneme teklif getirmişti.
çıktım odama, eti cinlerimin bittiğini farkettim. inip annemi uyandırmalıydım. girdim odalarına, baakk esra erol anlatıyor, neler neler tanıtıyor baak. esra erol anlatıyor, neler neler tanıtıyor? advertorial advertorial advertorial advertorial diye bağırdım. annem bir kafasını kaldırdı, yeniden yattı. babam oç hiçbir şey demeden bir hışımla yataktan fırladı. hemen mutfağa fırladım. böyle çevikliklerim vardır. kas gücüm ve vücudumun esneme payı sayesinde herkesten önce planlarımı uygulamaya koyarım. kapıyı kilitlemeye çalışırken oç vurup açtı. lan ne bağırıyorsun sabah sabah? diye çıkıştı. şiddet uygulamamasından bulduğum samimiyetle baboş makarna yap da yiyek la deyip behzat ç.'ye gönderme yaptım. yarramın başını ye diyerek son derece düzeysiz, kalitesiz, kendisine yakışan bir cevap verdi. hiçbir şey demeden odama çıktım. enrique iglesias'ın hero klibini izleyerek finalini ağlayarak canlandırdım. babam girdi birden içeri, aklımı gibiyim kapıyı kilitlemeyi unutmuşum. o kolye ne lan? ne ağlıyorsun? ne oluyor yine amk? dedi. konuyu değiştirmek için spinoza'nın külli determinizminden ve bu öğretinin fonksiyonelliğinden bahsettim. aval aval suratıma bakmaya devam etti. ne vardı baba? çabuk söyle daha soner sarıkabadayı dansıma çalışmam gerekiyor dedim. annenle düşündük, senin bir işe başlamana karar verdik dedi. ne işi amk, ben çalışmaya çoktan yüz çevirdim. boşa mı kosmos izlettik size oçları? diye bağırdım. lan bağırma, lafını bil patlatırım bir tane diyerek gözdağı verdi. internet cafe'de çalışacaksın, bizim yılmaz'ınkinde. konuştum ben onla seni bekliyor dedi. konuyu değiştirmek için gogol'un, ölü canlar'ın 2. bölümünü el yazımlarını yakarak imha etmesinden duyduğum acıdan bahsettim. fakat bana mısın demedi oç. bugün gidecez, yarım saate hazır ol dedi. britney spears'ten criminal'ın ezgilerini mırıldanıp giblemediğim ifadesi vermeye çalıştım. fakat pek takıyor görünmüyordu. mecbur gidecektik artık.
not: spinoza ve gogol dönemin şartları gereği anal yoldan birlikte olmuşlar.
neyse çıktım babamla evden gittik net cafeye. yılmaz oç çay içer misiniz? dedi cevap vermedim tavrımı anlasın diye. bak bu masada oturacaksın masa açıp kapatacaksın, paraları alacaksın vs.. dedi. konuyu değiştirmek için burcu esmersoy'un ayak parmaklarından bahsettim. neyse babam oç gitti, ben de ana makinanın başına geçtim. inci'ye girdim durumu anlattım, gibleyen olmadı. twitter'a iş hayatının zorluklarıyla ilgili tweetler attım. face e girip merve'nin sınıf arkadaşı ozan'ın duvarında ismail türüt fotoğrafları paylaştım. fakat zaman geçmiyordu.. yılmaz oç da annemden hiç bahsetmeyince kaçmak için bir fırsat bulamadım. üstelik 24 numaralı masada oturan adam beni kesiyordu. rahatsız edici bakışları 15 dakika sürünce rahatsız olup yanına gittim ve birlikte olmamızın mümkün olmadığını uygun bir dille belirttim. ne diyorsun lan sen? sen kimsin? vs.. gibi konuyu değiştirmek için bazı anlamsız sorular sordu. yılmaz oç nin yanına gidip ben burda çalışamam, bu ne gevşeklik? babam beni buraya apaçilere gibtir diye mi getirdi? deyip koşarak uzaklaştım. böyle zekiliklerim vardır. işime gelmeyen durumlarda zekamı devreye sokar, olaydan sıyrılmasını bilirim. eve vardığımda apartmanda kız arkadaşım ile karşılaştım. naber? dedim. iyidir senden? dedi. konuyu değiştirmek için khloé kardashian odom takes... new orleans? not so fast! diye bağırdım. neyse gitmem lazım deyip anneme selam söylemeye kalktı. annemden sanane oç deyip eve çıktım.
not: net cafede ferre izlenmiyor amk
annem beni görünce şaşırdı. merve evde mi? diye sordum, çıktığını söyledi. odasına gidip kapıyla artık aramızdaki husumeti sonlandırmamız gerektiğini, eski dostlara böyle tavırların yakışmadığını söyledim. anlayışla karşıladı. kapıyla arayı düzeltmem moralimi biraz düzeltse de işten çıkmamı babama nasıl açıklayacağım konusu kafamı kurcalıyordu. kafamı dağıtmak için enrique iglesias'ın hero klibinin youtube urlsini harun kolçak posterinin arkasına yazdım. daha sonra bir süre önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşündüm. çıktım üst kattan şükran teyzelerin daireye indim. şükran teyze kapıyı açar açmaz konuya farklı yerden girip kafasını karıştırmaya çalıştım. kenan doğulu'nun ex aşkım şarkısını söyleyip soner sarıkabadayı dansımı sergiledim. böyle zekiliklerim vardır. keskin zekam ve önlenemez yeteneğim sayesinde müziğin ve dansın gücünü kullanarak işlerimi yoluna koyarım. ne var oğlum? dedi. akşam babamın gelip beni döveceğini, babamın beni burcu esmersoy'un ayak parmaklarından bile daha fazla korkuttuğunu, gece evlerinde kalmak istediğimi belirttim. git oğlum işine deyip kapıyı yüzüme kapattı. oç ayda yılda bir işimiz düşüyor, yardım etsen gibiyorlar mı? gerçi gibseler yardım eder.
not: harun kolçak, burcu esmersoy'un ayak parmaklarından daha çekici.
bir sol direk dışında sağlam bir darbe almadan akşam dayağını atlattığım için mutluydum. bu olayı harun kolçak'ın gir kanıma şarkısında çıplak moonwalk yaparak kutladım. önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşünüp daha sonra merve'nin odasına indim. kapıya how i met your mother'ın 7x12'sini izlemesi gerektiğini, çok duygusal bir bölüm olduğunu söyledim. kapıdan ses gelmeyince tıklattım, merve açtı. ne var abi? dedi. eğer gelecek haftaki doğum günüme kadar göğüslerini yeteri kadar büyütmezse sürpriz partime katılamayacağını söyledim. ne yapıyım senin partini? kimse gelmez zaten dedi. ağır konuşmuştu... duygusal havayı dağıtmak için david fincher'ın the girl with the dragon tattoo'su 13 ocakta sinemalarda dedim. gider misin abi, işim var dedi. mastürbasyon yapmak istediğini anladığımdan anlayışlı bir abinin yapması gerektiği gibi odayı terk ettim. fakat doğum günüm ile ilgili söyledikleri kanıma dokunmuştu. büyük bir parti yapıp onu sözlerinden dolayı utandırmalıydım.
not: joe biden'a david fincher yoluyla ulaşabilirim.
doğum günüme 6 gün vardı. inci'den, twitter'dan ve apartmandan herkes zaten benim için sürpriz bir şeyler hazırlıyordu, farkındaydım. ama merve'yi utandırmak için benim de bir şeyler yapmam gerekiyordu. facebook'a girip merve'nin sınıf arkadaşları ali can, ozan, ismail, tuğçe ve yeliz'in duvarlarına annem ve benim fotoğraflarımızı koydum. umarım ima ettiğim şeyi anlayacaklardı. daha sonra doğum günü üzerine 3-4 şarkı paylaşıp dikkati üzerime çektim. inci'deki panpeytalarımın hazırladığı sürprizi bozmamak için sadece off doğum günlerini de hiç sevmem vb.. başlıklar açtım. gibleyen olmadı ama beni olaya uyandırmamak için yaptıklarının farkındaydım. böyle zekiliklerim vardır. aklımın verimliliği ve zekamın kıvraklığı sayesinde her olayı kavrar, ona göre davranır ve insanları mutlu etmesini bilirim. twitter'dan joe biden'ı partime davet ettim. sosyal medyada gerekli çalışmaları yaptıktan sonra sıra apartmana gelmişti. enrique iglesias'ın hero klibini izledikten sonra işe koyuldum.
not: serkan inci'nin hediyesini kabul etmem. boşa yollamasın...
  1. kata indim, sarışın kadından başladım çalışmalara. tıkladım kapıyı, hemen açtı sağolsun. fabrikada tütün sarar, sanki kendi içer gibi diye bağırıp soner sarıkabadayı dansımı sergiledim. oğlum vallahi şimdi olmaz, çabuk söyle ne söyleyeceksen diye karşılık verdi. gelecek hafta doğum günüm var. eğer babamla aynı ortamda bulunmaktan rahatsız olmazsa eşiniz ile birlikte bekliyorum dedim. hiçbir şey demeden kapattı yüzüme kapıyı oç. zaman kaybetmeden firuze teyzenin kapısını çaldım. kapıyı açar açmaz konuya farklı yerden girmek için hegel'in evreni ''maddeleş bir fikir'' olarak gördüğünü ve bu yüzden heraklitos'un değil, hegel'in diyalektiğin babası sayılması gerektiğinden bahsettim. ne diyon oğlum sen? diye karşılık verdi cahil oç. eşiniz evde mi? dedim. yok dedi. eşiniz derken kocanızı kastediyorum hanımefendi. evde mi? diyerek sorumu tekrarladım. söyle ne söyleyeceksen bana dedi. gelecek hafta doğum günüm olduğunu, kendilerini de aramızda görmekten mutluluk duyacağımızı belirttim. annenin haberi var mı? diye sordu. sanane annemden oç deyip üst kata fırladım.
not: firuze teyzenin harun tekin ile olan ilişkisinden eşinin haberi yok. eşi derken kocasını kastediyorum.
sıra mehtap teyze ile ekşici sevgilime gelmişti. mehtap teyzeden başladım. açtı kapıyı buyur oğlum? dedi. gelecek hafta doğum günüm var gelirseniz beni mutlu edersiniz dedim. maalesef evladım, uygun değiliz dedi. ikna edebilmek için enrique iglesias'ın hero şarkısını söyleyip rihanna-rude boy dansımı yaptım. ne kadar eğleneceğimizi anlamasını istiyordum. böyle zekiliklerim vardır. aklım ve dans kabiliyetimin yardımıyla insanları daha çabuk durumdan haberdar eder, olayları lehime çevirmeye çalışırım. yok oğlum sağol deyince konuyu değiştirmek için ''ıııığğğağğğğğ'' lı hidayet türkoğlu taklit performansımı gerçekleştirdim. kapıyı yüzüme kapattı. sıra karşı dairedeki sevdiceğime gelmişti. açtı kapıyı oo buyur, yine ne var? dedi. sevişmenin zamanı değil, sana önemli bir şey söylemeliyim dedim. ilgilenmiyorum diye karşılık verince ortamı yumuşatmak için akasya durağı sinan esprileri patlattım. daha sinirlenmiş görünüyordu.. haftaya doğum günüm var, gelir misin? dedim. hayır deyip yüzüme kapıyı kapattı. insanın sevgilisinin bile ona böyle davranması gerçekten canını sıkıyor. hero'yu mırıldanıp üst kata çıktım.
not: i can be your heroooooo babyyy
  1. kata çıkarken benim hiç bir bilgisayarım olmadığını, facebook'u, twitter'ı sadece televizyondan duyduğumu farkettim. nasıl olabilirdi ki? kafam karışıyordu yine. sakallının dayağını yememek için sustum. 3. kata çıktım, yaşlı teyzeden başladım. açtı kapıyı sağolsun, ne var evladım? dedi. yaşlı olduğunu bildiğimden frank sinatra - new york, new york'u seslendirdim. soner sarıkabadayı dansımla da süsledim ki bu çağa da ayak uydurabilsin. böyle zekiliklerim vardır. insanları kendi koşullarında değerlendirir, beynimin odaları sayesinde durumu kontrol altına alırım. işim var oğlum, ayakta zor duruyorum sakallı gelecek yoksa söyle ne diyorsun? dedi. sakallı artık bana bir şey yapamazdı ama konuya girmeliydim. gelecek hafta doğum günüm var, gelir misiniz? dedim. bırakmazlar dedi.. ne diyor bu kadın amk neyin kafasını yaşıyor anlamıyordum. konuyu değiştirmek için ona biraz önder açıkbaş'tan ve nasıl ünlü olduğundan bahsettim. kapıyı yüzüme kapattı. ama önder sorununu çözdüğümden birinin haberi olması olumlu bir gelişmeydi. sıra kapıcı kılıklı kadındaydı. tıkladım kapıyı ne var? dedi açar açmaz kaba oç. fakir olmanıza rağmen gelecek hafta gerçekleşecek olan doğum günüme gelmeniz beni mutlu eder dedim. gelemeyiz, sağol deyip kapıyı yüzüme kapattı. bu insanlar ne kötü amk... ulan fakir ayda kaç kere pasta yiyorsun amk bir hayrımız dokunsun dedik. neyse..
not: sakallı adam yine beni bulursa bir daha televizyon izleyemezdim.
şükran teyzeye çıktım, fakat kapısı kapalıydı. açmadı da hiç.. sakallıyı gördüm alt katta fırladım eve. anne diye bağırdım, bakan olmadı. bembeyazdı her yer yine, 2 yıl önceki gibi. başım ağrıyordu.. baba neredesin? sakallı geliyor yine, biliyorum o değilsin sen dedim. yine kimse giblemedi. merve'nin odasına gittim, ne kapı vardı ne merve. oda da yoktu. hemen odama fırladım kapıyı kilitlemeye çalıştım, anahtar yoktu. bembeyazdı her yer, bilmeleri lazım sevmiyorum beyazı. televizyon izlemem lazımdı artık. televizyon izlemezsem aklımın keskinliği ve beynimin odaları beslenmiyordu. sakallının ayak sesleri geliyordu, ama ben bu dünyadan çok rahatsızdım. dönmek istiyordum, ama bu kez olmuyordu. sakallı gittikçe yaklaşıyordu. ağlamaya başladım. ağlayınca daha bir deli muamelesi yapıyorlar insana. sakallı girdi, o babam değildi, adı da salim değildi ilk defa kabullendim. sopasıyla yüzüme vurdu, ellerimi kanattı. tekmeledi her yerimi. sonra daha rahat edebilmek için odasına çekti beni. bıktım senden! çıkmayacaksın alanından, rahatsız etmeyeceksin diğerlerini, televizyon da yok artık diyerek vurmaya devam etti.
not: deli falan değilim ben.
işleri bitti, yazmak için şimdi vakit bulabildim. kağıt yine kan oldu. sopayla çok dayak yedim, yumruklar, 3 puanlar hepsi güzeldi. ama bıçaklanmanın acısını ilk defa yaşıyorum sanırım. ilk yazmaya başladığım günlerde de az daha bıçaklanıyordum ama hademe engellemişti sağolsun. babamdan dayak yemek güzeldi.. sakallı olunca kötü. şunu farkettim; sizi seven birinin dayak attığını düşündüğünüzde acıyı fazla hissetmiyorsunuz. o yüzden deli değildim bence ben, kendimi rahatlatıyordum. dünyamın içinden çıkmak kötü oldu. enrique iglesias, esra erol, önder açıkbaş kızgınlardır şimdi bana. ama çok canım acıyor.. bir daha televizyon izlemeyeceğimi söyledi sakallı. fakat bu kanamayla fazla yaşamayacağımı biliyorum, böyle zekiliklerim vardır. akşam oldu, kendime ait olan tek şey el feneriyle yazıyorum şu an. her yer çok sessiz.. kimsenin umurunda değilim. yalnız ölmek gibisi yok. edebiyat öğretmeni olduğum günlerin avantajını çok kullandım burada. neyse daha fazla yazmam, 1 saate ölmüş olurum hero klibinin finalini gerçekleştirmek istiyorum. sonun bu olduğunu bildiğimden yazdım bunları defterime. bulan okuyan olursa, 1 kişi tarafından da hatırlanmak güzel olur benim için. sanırım son satırlarım bunlardı..
not: baba, çok özledim çocukluğumu, 1 yaşında ölen kız kardeşimi, kanserden ölen annemi.. en çok da senin dayaklarını.
14.11.2011
alper
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.03 01:59 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 2

annem ''bugün pgibiyatra gidicez oğlum 2 gibi hazır ol.'' dedi. 2 de dilara gönder'in programının başlıycağını eğer izlemessem odamdaki boş cappy kutularının beni yadırgayacağını söyledim. fakat annem oralı olmadı. onu kırmak istemediğimden 1 seferlik ferhat beye görünmeyi kabul ettim. ferhat bey bence benden hoşlanıyor ve bu tüm kargaşanın sebebi bu. beni biraz daha fazla görebilmek için annem ve babamı kullanıyor. onu daha önce görmesem de ona karşı aynı duyguları paylaşamayacağım açık. çünkü pokemon'daki ashten sonra kalbime asla bir erkek almadım. bence bir erkeğin bir erkekten hoşlanması gaylik gibi bir şey.. arada benim de kendimi edward norton, cristiano ronaldo, ankaralı yasemin gibi isimlerle hayal ettiğim olur ama asla bir erkeğe karşı derin duygular beslemem. ferhat beye bunun yanlışlığından bahsetmeye karar verdim ve saat 2'yi beklemeye başladım. bu süre zarfında biraz incide takılmak mantıklı olabilirdi.
not: fight clubın sonundan hiçbir şey anlamamıştım.
saat 2 oldu ve üstümü başımı giyip aşağı indim. annemin kendisine ait bir arabası olmadığından otobüsle pgibiyatrın kliniğinin bulunduğu caddeye gittik. otobüste 70 yaşlarında bir amca sürekli bana bakıyordu. ayakta zor duruyorsun yaşına başına bakmadan neyin peşinde koşuyorsun dedim sessizce. duyan olmadı tabi. kliniğe girdik oç ferhat bizi 15 dakika bekletti. bir görüşme yapıyormuş.. artık ferhat'ın bana duyduğu hislerin gerçekliğine kesin inanıyordum ama ben onla ilgili ne düşünüyordum? bu biraz kafamı karıştırıyordu. sanırım onla ilgili kararımı tipini görünce karar verecektim.o sırada sekreterle hanımla sohbet ettik biraz. bana nasıl olduğumu sordu ben de kız kardeşim merve nin göğüslerinin kendisinin göğüslerinden daha küçük olduğunu belirttim. cevap vermek istemedi.. ama yapabileceğim bir şey yoktu gerçek bu. neyseki ferhat'ın işi bitti ve bizi içeriye çağırdı. acaba nasıl biriydi? ondan hoşlanabilecek miydim? tüm bunlar kafamdan geçerken heyecanla odasının kapısına doğru yöneldim.
not: sekreterin şükran teyzeyle bir alakası olabilir bence.
içeri girdiğimde ferhatın beklediğim kadar yakışıklı olmadığını gördüm. nedenini anlayamasam da buna biraz üzüldüm. ferhat gözlerimin dolduğunu görünce nedenini sordu. lafı değiştirmek için okan bayülgen'in sistem karşıtı durup da nasıl sistemin göbeğinde yer aldığından bahsettim. anlamsızca gülümsedi ve annemin odadan çıkmasını istedi. başbaşa kalmamız için elinden geleni yapmıştı. fakat onla olamayacağımızı uygun bir dille belirtmem gerekiyordu. bana biraz kendinden bahset deyince bunu fırsat bildim ve gay olmadığımı belirttim. yine gülümsedi.. bu adamda bir şeyler vardı. şükran teyze ya da mehmet amcayla bir ilgisi olabileceğini düşündüm. fakat ciddi olmam gerekiyordu. karşımda bir bilim insanı vardı. kardeşimin 12 yaşına gelmiş olmasına rağmen göğüslerinin neden gelişmediğini sordum. bunu neden merak ettiğimi sorunca ömer çelakılın saçlarından söz ederek lafı karıştırdım. bildiğiniz gibi arada böyle zekiliklerim vardır. daha sonra doktor çok ileri gitti. annenle ilgili ne düşünüyorsun? diye sorunca sanane annemden oç dedim ve kapıyı çarpıp koşarak uzaklaştım. salak annem arkamdan bağırarak koşturmaya başladı. ilişkilerinin açık vermesinden rahatsız olmuş olmalı. ben de diyorum babamın tokmakladığı yok yanan amını nasıl serinletiyor bu kadın?
not: babam ömer çelakıl'a boş değil.
o caddede bir park var gittim orda bir banka oturdum. annem peşimden geldi hemen. noldu evladım? dedim. şefkatli tavrından cesaret bulup anne madem bir ilişkin var neden bana bahsetmiyorsun? böyle şeyler tabi olucak, amın var, alımlısın dedim. sokağın ortasında rezillik çıkarttırma bana yürü eve diyor. merak etme annecim benim için önemli olan senin yalan söylememen dedim. sevecen tavrım onu rahatlatmış olmalı ki hiç cevap vermedi. eve gidene kadar konuşmadı. eve gidince sanırım pgibiyatrdan kaçtığımı babama anlatmış. emektar oklavayla çıktı yukarı oç. hayır oklava, sopa, levye türü bir şey kullanmasa da dövebiliyor zaten beni. neden desteğe ihtiyaç duyuyor anlamıyorum. aç kapıyı dedi prensip gereği kuala lumpur'un nerenin başkenti olduğunu sordum. aç kapıyı gibtirme kafanı diye bağırdı. fakat taviz veremezdim. hep böyle yapıyor amk sorumu cevaplamadan odaya girmeye çalışıyor. hala prensiplerime, ritüellerime saygı duymuyor. senin ecdanını gibiyim deyip uzaklaştı. insanın kendi ecdadına küfredebilmesi takdir edilesi bir durum. bu yüzden 1 saniye kapıyı açsam mı diye düşündüm fakat dayak yemeyi göze alamazdım.
not: babamın arabasındaki levyeden annemin haberi var mı acaba?
yeterli eti cinim ve cappy'm olduğundan odadan çıkmak ve dayak yemek zorunda değildim. sabaha kadar incide takıldıktan sonra sabah 5 gibi merve'nin oda kapısının yanına gittim. halini hatrını sordum fakat cevap vermedi. bu evde herkes bana karşı zaten.. kapıyı sessizce tıklattım. merve uyuyordu sanırım. sabah 5'te mastürbasyon yapamayacağına emin olduğumdan ısrarcı oldum ve uyanması için yaklaşık 10 dakika kapıyı vurmaya devam ettim. neyse ki babam ayısı uyanmadı. merve açtı kapıyı günaydın demeden defol dedi. bu kıza ben naptım da bana böyle davranıyor anlamadım. herkesten çok onu düşünüyorum oysa. kırmızı ojelerini alabilir miyim? dedim napacaksın? diyor amk. oje napılır arkaüme sokucam dedim içimden. fakat dıştan söylemedim çünkü merve böyle kötü ifadelerden etkileniyor. neyse bir an önce ojeyi vermesi gerektiğini yoksa gitmeyeceğimi söyleyince çaresiz ojeyi getirdi. mehmet coşkundenizi hiç yatağında hayal ediyor musun? diye sordum ve cevabını beklemeden uzaklaştım. sanırım cevap da vermek istemiyordu. odama çıkıp kırmızı ojelerle burun deliklerimi boyadıktan sonra biraz uyumaya çalıştım. başlarda burnumu biraz rahatsız ediyor ama o halde uyuyunca uykumu daha iyi aldığımı hissediyorum.
not: ela, mehmet coşkundeniz'e vermezdi bence.
sabah erken kalkıp duşa girdim. duşta aklıma ela geldi ve ne zamandır görüşmediğimizi farkettim. uyanınca her zamanki gibi annemin çiçekli bornozunu aldım ve elaların kapısını çaldım. kapıyı yine oç mehmet amca açtı. neden ben gelince kapıyı hep bu herif açıyor anlamıyorum. oğlum bu ne hal? dedi. ıslak bedenimi annemin çiçekli bornozunun sarmasından keyif aldığımı söyledim ve ela evde mi? diye sordum. napacaksın ela'yı? dedi. niyetimi yanlış anlamaması için tiger woods'un bir golften bu kadar parayı nasıl kırdığını merak ettiğimi ve bunu ela'yla tartışmak istediğimi belirttim. böyle zekiliklerim vardır. lafı bir anda istediğim yere çeker, karşı tarafı şaşırtırım. ela yok evde oğlum sen de git üstüne başına adam akıllı şeyler giy dedi. sanırım mehmet amca beni pek sevmiyor. hep ters bana karşı davranışları.. neyse ona karşı olgun davranmaya karar verdim ve eve girdim. annem ve merve kahvaltı yapıyorlardı. yanlarına gidip merve'ye siyah kilotlu çorabın çok yakıştığını söyledim. annem allah senin cezanı versin bu ne kılık? diye bağırdı. amk sanki ilk defa görüyor. her defasında ne bu aşırı tepki.. merve ile bir an göz göze geldik, fakat gözlerini kaçırdı. fakat önce üstümü değiştirmem gerekiyordu. sıra ona da gelecekti.
not: duşta bazen mehmet amcayı düşünüyorum.
akşama kadar odamda incide takıldım. akşam olunca babam geldi. odamdan hiç çıkmadım çünkü bu ara bana karşı sinirli pgibiyatra gitmediğimden dolayı. bu yüzden merve gelene kadar odamdan çıkmadım. kapı sesini duyunca fırladım hemen karşıladım kardeşimi. her zamanki gibi kezban eteği ve boğazına kadar ilikli okul gömleği üzerindeydi. hayır anlamıyorum 12 yaşına gelmişsin artık çocuk da değilsin. insan neden göğüslerini sergilemez? bacaklarının dolgunluğuyla sınıf erkeklerinin dikkatini çekmez? güzel de kız. neden böyle davrandığını anlamıyorum. yemeğini yemeden babamın salonda olmasını fırsat bilip merve'yi yanıma çağırdım. bacak aranı tıraşlıyor musun? diye sordum. abi bak çağırırım babamı diyor. beni böyle tehdit edince çok sinirlendim ve babamın da duyabileceği tonda bir yüksek sesle sen ne biçim insansın? bir kadın kendini bozacak erkeğe bedenini hazırlamaz mı? hadi beni eziyorsun, amını ıslatacak adama da mı saygın yok? dedim. genel anlamda tutarlı ve bilinçli bir insan olsam da arada böyle fevri çıkışlarım oluyor. babam muallaksi fırladı salondan ''öldürücem bu çocuğu kaçarı yok.'' diye üzerime gelmeye başladı. yumruğu yeyince kafamı duvara vurdum. sen nasıl insansın baba? insan bu kadar mı ilgisiz olur evladının sevgi, arkaüne, göğüslerine? dedim. mutfağa bıçağa sarılmaya koştu. durumun ciddileştiğini farkedince hemen odama çıktım ve kapıyı kilitledim. yerli yersiz sinirleniyor iyice yaşlandı artık bu adam amk.
not: merve bazen evin içinde şortla geziyor.
ertesi gün annemin gün arkadaşı hatice teyze bizdeydi. eteği dizinin 2 karış altında olduğundan sadece ayakları ve ayak bileği görünüyor hep. ve bu onu çok çekici yapıyor bence.. bunu kendisine de söylemek için aşağı indim. salona girince annem yüzünü astı, hatice teyze nasılsın oğlum? dedi. konuya hemen giriş yapıp düzeysiz görünmemek için üniversitedeki kızının nasıl olduğunu sordum. çok iyi sağol dedi. tutamadım kendimi üniversite ortamı da iyidir haaaa deyip pis pis gülümsedim. annem gitmemi işaret edince kafamdaki konuya sonra giriş yapmaya karar verdim. hınzır bir adamım açıkçası.. biraz zeki olduğumdan kafamdan çok fazla düşünce geçiyor ve söylemeden edemiyorum çoğu zaman. bu tespitlerim gelen misafirleri/arkadaşları/akrabaları memnun etse de sebebini anlayamadığım bir şekilde ailem çok rahatsız oluyor.o da onların bana karşı besledikleri ön yargı ve kin duygusuyla alakalı sanırım. neyse o gün kafamda daha önemli bir mesele vardı ve bu annemle konuşulacak dert değildi. o yüzden dolaptan biraz mandalina çalıp odama çekilmeli, babamı beklemeliydim. mandalinaları zulaladıktan sonra zaman geçirmek için biraz inci'ye girdim.
not: hatice teyzenin kızı ferhat'ın eski sevgilisi galiba.
inci'de ateistlere dinci gibi görünüp, dincilere ateist gibi görünüp yaklaşık 38 kavgaya karıştıktan sonra babamın sesini duydum. apar topar inip baba ciddi bir meselem var konuşmamız lazım dedim. senin ne ciddi meselen olur lan puşt? gibi seviyesiz bir cevap verdi. şu adam 2 dakika insan olamıyor. ayaküstü olmaz gel benim odamda konuşalım dedim. odam kilot koktuğundan gelmek istemedi ve salona yöneldik. bak baba dedim, aramızda hır da çıksa, kavga da olsa sen benim babamsın. seni severim.. dedim. ee? dedi yine gibik bir ifadeyle. adam tam bir oç. hayır babaannemi tanımasam haksızlık mı ediyorum lan acaba? diyecem ama eminim amk tam bir oç. bak baba dedim kulaklarını iyi aç şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle.. dinliyorum oğlum dedi. beni çok rahatsız eden bir mevzu var dedim. he söyle söyleyeceksen diyor oç. baba dedim dün gazete okuyordum selena gomez adlı bir kızın fotoğrafı vardı. kız 11 yaşında ünlü olmuş ve o zaman da gayet sexymiş. benim kardeşim 12 yaşında ne zaman sütyen giyecek bu çocuk baba? gözüme uyku girmiyor dedim. tam ''girmiyor'' derken elindeki çayı üzerime fırlattı oç. yandı her yerim amk.. gibiyim senin gibi babayı artık dövemezsin beni dedim ve tokadını savurup odama çıktım. göğüs bölgem çok acıyordu amk.. zaten bu babamın 2 şeyle derdi var. biri ben diğeri de kız kardeşimin göğüsleri. hasta oç 2 dakika mantıklı olamıyor.
not: kız kardeşim inci sözlüğü biliyor mu acaba?
sabah kalktım ve 2. kata, firuze teyzelere indim. mevsimler nasıl oluşur? diye sordum, cevap veremedi. çabuk pakize suda soruyor mevsimler nasıl oluşur? dedim. oğlum git sabah sabah diyor.. manyak mıdır nedir amk. insan gibi bir şey soruyoruz neyin havasındasın? şükran teyze kocanla yatıyor diye sinirliysen git hıncını ondan al bana niye patlıyorsun? neyse indim bahçeye baktım ziyalar yok tekrar yukarı çıktım. bahçe dışına tek başıma çıkmama ailem pek sıcak bakmıyor. beni düşünerek böyle söylediklerini bildiğimden ben de pek diretmiyorum bu konuda. neyse odama çıkınca eti cinlerimin bittiğini farkettim ve babamı uyandırmaya karar verdim. ''salim kalk bak kaç oldu.'' dedim belki annem sanır da hemen uyanır diye. arada böyle zekiliklerim vardır. insanları aklımın labirentine sokar, orada kaybolmalarını sağlarım. baktım uyanmıyor kelinden öptüm ve baba uyan eti cinlerim bitmiş dedim. bu kez açtı gözlerini ne var oğlum? diyor. 40 kere mi söyleyecez bir şeyi amk. eti cinlerim bitmiş baba kalk al da gel dedim. hamalın mıyım lan oç? bu saat ne? 7 buçukta adam mı kaldırılır? diyor. amk bütün derdi benle muallaknin. mutlu olmayım diye elinden geleni yapıyor.
not: mehmet amca firuze teyzeye neden bu kadar soğuk bir türlü anlamıyorum.
neyse gittim odama merve'nin sınıf arkadaşlarının facebook profillerine baktım. ne paylaştılarsa beğenip, duvarlarına sinan erdem spor salonunun fotoğraflarını attım. biraz da incide hassas konularda provakatif başlıklar açıp ilgiyi üzerime çektikten sonra merve'yi uyandırmaya gittim. kapıya hiç yüz vermedim ki tavrımı anlasın. yaklaşık 10 dakika tıklattım açmadı bu kez. göğüslerinin en çok günün bu saatlerinde geliştiğini bildiğimden fazla üstelemedim ve ne zamandır üzerinde çalıştığım bir fikri eyleme geçirme kararı aldım. yerel disk (c:)> windows > help > mui klasöründe sakladığım annemin 2004 kemer tatili fotoğraflarını yazıcıdan çıkarttım. normal fotoğrafları cama, bikinili olanları apartmanın girişine astım. amk 3. kattaki adını hatırlayamadığım oç geldi tam o sırada. oğlum napıyorsun sen? bunlar ne? annen mi o? falan gibilerinden birkaç laf etti. sanane annemden ne biçim konuşuyon oç dedim ve hızla uzaklaştım. o gittikten 5 dakika sonra inip kontrol ettim resimler yerlerinde duruyordu. konuşacağı lafı seçemeyen bir adam olsa da emeğe saygısı varmış, takdir ettim. neyse aşağıyı kontrol ettikten sonra odama çıkıp bir cappy açtım ve olacakları beklemeye başladım. fakat oç babam eti cinlerimi almadığından karnım çok açtı. aşağı odaya inip bu sefer annemi uyandırmak mantıklı olabilirdi. ''anne irfan değirmenci ile günaydın türkiye'ye sormak istediğin bir soru var mı?'' dedim, sesi çıkmadı. amk bu evde niye kimse adamdan saymıyor beni.
not: irfan değirmenci annemin bir arkadaşının sınıf arkadaşıymış.
neyse ki yarım saat sonra annem kalktı da bir şeyler hazırladı. çok nadir onlarla aynı sofraya otururum ama bu kez çok açtım yapacak bir şey yoktu. kahvaltıdan sonra odama çıkıp saba tümer'in bugünki konuklarını merak etmeye başladım. tadı çıksın diye 15 dakika tv yi açmadım ama en sonunda dayanamadım. tv sıktıktan sonra youtube'a girip enrique iglesias'ın hero klibinin url sini ezberledim. ben ezberimi pekiştirmeye çalışırken kapımız çalındı. koştum ben açtım gelen oç 1. katmış. unuttum adını muazzez mi ayşe mi ne öyle bir ismi vardı kadının. oğlum annen evde mi? dedi. normalde bu tip soruları hoş karşılamam ama sabır gösterip noldu? diye sordum. o resimleri kaldırdım da sen asmışsın belli ki, annenle konuşmam gerekiyor dedi. ayıp zeliha teyze bu saatte insan rahatsız edilir mi? deyip kapıyı kapatmaya yeltendim. ama annem sanırım duymuş konuştuklarımızı ne resimleri, ne oldu? diye yanımıza geldi. ben olayın nereye varacağını anlamıştım. böyle zekiliklerim vardır. geleceği insanlardan önce öngörüp ona göre tedbirimi alırım. buna çok şaşırırlar. odama sıvıştıktan sonra annemin bana bağırdığını duydum ama ne dediği anlaşılmıyordu. şimdi bir de 1. kattaki kadın çıktı amk. ona ne yaptım? o niye şimdi kuyumu kazmaya çalışıyor? anlamış değilim. sesten babamın uyanması an meselesiydi. merve uyanmazdı herhalde çünkü göğüsleri gelişiyordu.
not: i can be your herooooooo, baabbbbyyyyyyyy
babam uyandı ve olayı duyar duymaz merdivenleri ikişer ikişer çıkarak odama geldi. adama kilo verdiricem amk.. lan şerefsiz, lan ahlaksız yine mi yaptın lan? seni bela mı gönderdi allah lan? falan gibi 1-2 laf ederek yumruğu suratıma yerleştirdi. kapıyı kitlemeyi akıl edemeyen beynimi gibiyim. yerde 1-2 dakika tekmeledikten sonra kündeye geçip 3 puan da oradan çıkardı. baba sessiz ol merve'nin göğüsleri büyüyüor dedim ama dinleyen kim amk. verdi veriştirdi.. annem geldi de ayırdı allahtan. durum bu kez ağırdı biraz.. sol gözümü açamıyordum bu babam tam bir oç. ben uyardım amk yaparım dedim anlamadınız. sinyallerini vermiştim bunun. kalk dedi gibtir olup gidiyorsun bu evden. gibtir falan ne biçim konuşuyon baba? deyip konuyu dağıtmaya çalıştım. arada böyle zekiliklerim vardır. beklenmeyen anda beklenmeyen tepkiler vererek karşıdakinin beynini ikileme düşürür, durumdan faydalanırım. fakat bu kez işe yaramadı. kalk gidiyorsun falan dedi tutuyor kolumdan oç. eti cin almassan gitmem deyip dışarıda kalacağım sürenin erzağını garanti almaya çalıştım fakat eticinini giberim diye karşılık verdi. kolumdan tuttu apartman bahçesinin dış kapısına kadar sürükledi oç millet bize bakıyor. o sırada millet beni teorik devrimci sansın da rezil olmayım diye ''baskılar bizi yıldıramaz.'' sloganı attım. dediğim gibi böyle zekiliklerim vardır. insanlara durumun aslında göründüğü gibi olmadığını anlatıp onların kafalarını karıştırırım. bu onları şaşırtır. babam bahçe kapısını da kapattı. bu kez gelmeyeceksin bir daha dedi. çok duyduk amk haziranın ortasında merve duş alırken banyo kapısını kırdım diye de atmıştı evden. yer miyiz biz? yemeyiz. geçiririm 1 gün bahçede nolacak amk dedim. tek sorun eti cin yetersizliğiydi.
not: ela teorik devrimcilerden hoşlanıyorsa bu iş ekmeğime yağ sürdü.
günü bahçede geçireceğim belliydi. babamın siniri kolay kolay geçecek gibi görünmüyordu. durumu kabullenip merdivenlerin başında beklemeye başladım. 1-2 saat sonra ela geçti önümden. merhaba ela dedim, noldu napıyorsun burda? dedi. bu konu onurumu incittiğinden spiritüalizmin ve ona inanan insanların gereksizliğinden bahsederek konuyu dağıttım. bilirsiniz vardır böyle zekiliklerim. ben anlamıyorum seni dedi arkasını döndü ve yürümeye devam etti. arkasından fatih ürek ve sahrap soysal hafta içi her gün “8 numarada şenlik var!” diyor… tv8 diye bağırdım. ses etmedi.. yukarı çıkmaya cesaret edemiyordum. bugünlük biraz beklemeli babamın sinirinin geçmesini beklemeliydim. firuze teyze geldi al oğlum çorba yaptım sana da getirdim dedi. eti cin var mı? diye sordum yokmuş. tamam teşekkür ederim firuze teyze dedim. hah oğlum şöyle konuşsan herkes çok sever seni diyor, yüz buldu oç. yine de kabalık etmeyip konuyu değiştirmeye çalıştım. mustafa karadeniz yıllardır bıkmadı di mi saçma sapan kamera şakaları yapmaktan? dedim, cevap vermedi. fakat gitmesi gerektiğini anlamıştı. ben de çorbaya yumuldum. bitirince de kapısının önüne bıraktım tepsiyi.
not: mustafa karadeniz'in orta dişi çürük.
öğlene doğru hava biraz ısındı da işim kolaylaştı amk. oç babamdan ses seda yok.. gelse almaya çalışsa gönlümü affederim ha, kızgınlığım da geçti. ama cesaret edemiyor olabileceğini düşünüp akşamı beklemeyi tercih ettim. bir baktım merve geliyor, okul kıyafetleriyle. saat de öğlen olduğuna göre kesin okula gidiyor bu dedim. böyle zekiliklerim vardır. ilk bakışta görülemeyecek şeyleri herkesden önce farkeder, ona göre pozisyon alırım. neyse baktım etek yine bileklere kadar amk.. merve sizin okulun çıkışında jöleli dik saçlı yakışıklı çocuklar bekliyor mu? dedim. yok abi dedi.. oha amk nasıl okul ora? bir ara gelip hocalarınla ve nöbetçi öğrenciyle görüşmem lazım dedim. niye beklesinler abi? ne diyorsun sen? falan dedi amk gerizekalı bu kız bir gibten çakmıyor. bak dedim eğer öyle çocuklarla karşılaşırsan onlara taqıl hayatını yaşa xd dedim. xd ne abi diyor sonra bana mal derler. şunu arkaürsünler doktora amk. mağarada yaşıyor sanki.. lafın bir yere varmayacağını anladığımdan konuyu bağlamak için sporda şiddet yasasından rahatsız mısın? dedim. off abi gidiyorum ben dedi. farkında olmadan tartışmayı istedğim noktaya getirdim. böyle zekiliklerim vardır.
not: nöbetçi öğrenci ile aziz yıldırım tanışıyorlar... eminim.
  1. katın bankacı büyük kızı indi merdivenlerden. baktım fular takmış. edit: imla dedim bir gib anlamadı amk. ironiden anlamayan nesle aşina değilim dedim, hala takmadı amk yürümeye devam ediyor. bugün de herkes garip diye düşünmeye başladım içimden. oturmuş önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşünürken şükran teyze'nin salon camlarını silmekte olduğunu farkettim. seslenmeden dikkatini çekmeli, cool görünmeliydim. çocukluğumdan beri üzerinde çalıştığım ankaralı yasemin dans figürlerini sergilemeye başladım. böyle zekiliklerim vardır bildiğiniz gibi. dikkatini çekmeyi başarmıştım. oğlum napıyorsun, açlığın var mı? dedi. anne şefkati göstererek bacaklarını izlememe engel olamassın dedim. girdi içeri.. hepten sıkılmaya başlamıştım amk. babamdan da ses seda yok. bari 1. kata çıkıyım da eti cin'i var mı soruyum dedim. babamın msn'den görüştüğünü kadın açtı kapıyı.. eti cininiz var mı dedim? bir şaşırdı, yok dedi. babama söyleseniz de beni eve alsa keşke, sizi dinler dedim. oğlum bak git.. annene söylerim söylediklerini, rahatsız etme beni dedi. annemi karıştırma oç deyip bahçeye kaçtım.
not: 1. kattaki kadın babamı mehmet amcayla aldatıyor olabilir.
neyse amk hava karardı da oç babam daha fazla dayanamayıp indi aşağıya. utandırmamak için o bir şey söylemeden tamam geliyorum dedim. çıktım yukarı baktım annem çorba yapmış, yumuldum sofraya. sonra odama çıkıp inci'ye girdim. birkaç provokatif başlık açıp, biraz illüminatiden bahsettikten sonra tetrisin başına oturdum. babam geldi o sırada kapıyı tıklattı. kill bill 3'ün vizyon tarihini sordum, bilemeyince almadım içeri. ne halin varsa gör amk deyip aşağı indi. onun salona girdiğinden emin olduktan sonra sessizce aşağı inip merve'nin odasına gittim. kapıya önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu sordum, cevab veremedi. merve sesimi duymuş olacak ki açtı kapıyı. buyur abi ne var? dedi. önemli'in facede paylaştığını gördün mü koptum * dedim. abi önemli de mi ekli sende? diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı. merve hala abisinin kim olduğnu anlayamamış. yemedim tabiki.. böyle zekiliklerim vardır. benim silahlarımı bana karşı kullananların cezasını aklımla veririm. önemli'in babasıyla annem tanışıyor mu? dedim. yok nereden tanışsınlar diyor. bu annem çok fena kadın. kızı da tembihlemiş amk ağzından laf alınmıyor.
not: illüminati ve önemli'in babası annemin peşinde olabilir.
gittim anneme dedim anne bugün 1. kattaki kadına gittim. ne diller döktü babamla msnde görüştüklerini sana söylememem için dedim. ne olursa olsun o benim annem. bilmeye hakkı var.. saçmalama oğlum git başımdan diyor amk. bu kadın ağır gerizekalı. neyse üstelemeyip yarın alışverişe gitmemiz lazım anne dedim. niye? dedi. cevap vermemek için bugün ne giysem'in program müziğini mırıldanmaya başladım. böyle zekiliklerim vardır. tartışma istemediğim noktalara kayınca aklımla olaya müdahil olur, işleri yoluna sokarım. neyse yarın gidicem ben gelirsen 1 buçuk gibi hazır ol dedi. bir şey söylemeden gidiyor görünmemek için ''kim, kiminle, nerede, ne zaman ve nasıl yakalandı? ünlüler dünyasından çok özel haberler, flaş gelişmeler, müthiş ayrıntılar! meral kaplan'ın sunduğu "süper kulüp" pazar 23.30'da fox'ta!'' diye bağırdım ve koşarak odama çıktım. eti cinim yoktu, inci de sıkıyordu. ben de uykum gelene kadar oturup rasim ozan kütahyalı'nın ne gibime derman olduğunu düşünmeye başladım.
not: meral kaplan ve barbaros şansal tanışıyorlar.
eve gittiğimizde merve'nin okuldan geldiğini gördüm. çünkü kapıyı bize o açtı. nasılsın merve? dedim. iyi abi dedi. bana nasıl olduğumu sormayacak mısın? dedim. öğrensin böyle şeyleri amk.. kaç yaşına geldi hala adama hal hatır sormayı bilmiyor. of peki abi nasılsın? dedi neyseki. filistin gibiyim işte... biraz sürgün, biraz yaralı, hep endişeli. dedim. cevabım onu etkilemiş olacak ki gözleri doldu, bir yutkundu sanki. arkasını dönüp gidiyordu ki gergin atmosferi dağıtmak için gel dedim bak sana ne hediyeler aldım. aman abi istemiyorum diyerek odasına yöneldi. görgüsüz bu kız.. babamdan korkuyor herhalde. geçen sene doğum gününde merve'ye sigara tabakası, çakmak ve permatik aldığımdan beri kıza hediye almamı yasaklamıştı oç. ama duramadım işte.. hemen koşarak kapıyı kapatmasına izin vermedim ve araya ayağımı koydum. böyle çevikliklerim vardır. beklenmeyen anda 1-2 adım hızlı atarak insanlardan öne geçerim. dur dedim hele bir gör hediyeleri.. istemiyorum abi dedi. kızım görgüsüzlük yapma bakmazsan birkaç sorumu cevaplamak zorundasın deyince aldı içeri. o sıra kapı bir şey diyecek oldu, daha önemli bir meseleyle meşgul olduğumdan cevap vermedim. neyse ayşin shoptan aldığım her renkten, her zevkten hanımlara uygun 8 çeşit sütyeni çıkardım poşetlerinden. abi bunlar ne? sen nasıl bir manyaksın? diyor amk. benle eddie murphy dublajı gibi konuşma patlatırım ağzına dedim. abi sanane benim göğsümden, sütyenimden yeter diye bağırıyor kevaşe. bak dedim her rengi, çeşidi var. seni düşündük aldık ayıp ediyorsun dedim, bağırmaya başladı. annem ne var yine? diyerek odaya yönelince kapı çabuk kitlen, kapı hadi, kapı nolur dedim. oç beni dinlemedi, annem içeri girdi kovdu beni odadan. bu kapı da ayrı bir alıngan oldu amk. herkes bir garip.. 2 dakika daha önemli meselemiz vardı cevap veremedik oç neyin tribindesin? herkes bana karşı zaten. neyse çaresiz odama çıktım.
not: ayşin shoptaki kızla kavga ettiğime de değmedi amk.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.06.25 17:21 griljedi (Kuram) Daario Naharis ve Euron Greyjoy

Daario Naharis karakterleri 3. kitapta Dany’nin Yunkai saldırısı öncesi ortaya çıkıyor. Dany ile görüştükten sonra yanındaki diğer iki kaptanı öldürüyor ve Fırtına Kargalarının yegane kaptanı olarak taraf değiştirip, Dany’nin safında yer alıyor.
Dany, ilk gördüğü andan itibaren bu paralı askeri çekici buluyor hatta aşık oluyor ve Meereen’i ele geçirdikten sonra birlikte olmaya başlıyor. İlişki başlamadan önce Dany, onu aylar süren bazı vazifelere gönderiyor. En son evlendiği zaman efendilere rehin veriliyor ve onu bir daha ne görüyoruz ne de haber alıyoruz.
Yıllar evvel Daario’nun Euron olduğuna dair bir kuram ortaya çıktı. Bunun temel sebeplerinden biri de GRRM’in şu açıklaması.

GRRM, Ejderhaların Dansı’nın yayımlanmasından önceki röportajlarında “Daario, görebildiğinizden daha fazla görüldü,” demiştir.

Sizi bilmem ama bu kuramı gerçekten çok severim, üyelerimizden biri konuyu yeniden ele almamı rica edince forumda daha önce tartışılmışsa da daha derli toplu ve güncel bir başlığa ihtiyacı olduğunu düşündüm. Reddit 1 ve asoiaf 1 ‘den faydalandım.
Başlayalım.

Görünüş ve Kişilik

Aslında Euron ve Daario’nun görünüşleri birbirine hiç benzemiyor; birinin saçları siyah iken diğerinin kıvırcık ve maviye boyuyor. Bunun dışında fiziksel yapıları hakkında bilgi pek verilmediği için fikir yürütmek güç. Buna rağmen ikisinin de gözlerinin mavi olduğu bilinmekte. Euron ayrıca bir gözüne bant takmaktadır ve o gözün “siyah” olduğu söylenir. Bu da ona “Karga Göz” lakabını vermiştir.
Elbette eğer iki karakter de aynı kişi ise onu tanıyan birileri tarafından tanınmamak adına görünüşünü değiştirmesi beklenir. Euron’un çevresinde büyücülerden bol bir şey yok ve büyücülerin, yanılsamalar yaratarak kişilerin görünüşlerini değiştirme yetenekleri olduğunu görüyoruz (Bknz: Melisandre ve Mance/Çıngıraklı).
Diğer yandan kendisini boyaması yüzünden Tyroshi olduğu düşünülse de ortak dile çok hakim olması dikkat çekici bir ayrıntı. Dahası kendisinin daha Valyria dili konuştuğunu da duymadık Tyrosh halkı Valyria’nın bir versiyonunu konuşur.
Dany’nin POVlarında şu ana kadar adamın dikkat çekici bir aksanı olduğunu okumadık ama Dany’nin Tyroshi aksanı olduğunu biliyoruz, okuduk. Yani Dany bile tamamen Westeros aksanıyla konuşmuyor. Bilmiyorum ama (GRRM bu ayrıntıyı unutmadıysa) Dany’nin Tyroshili Daario’nun aksanına dikkat etmesi beklenirdi, diye düşünüyorum.
Euron, Demirdoğumlu adamlarını Eski Şehir’e Tyroshlu olarak sokmaya çalışmıştı. Daario da Tyroshlu.
İki karakterin de tehlikeli, inançız ve acımasız olması dikkate değer noktalardan biridir ve elbette ki hilekar, güvenilmez.

Kargalar

Yukarıda da bahsettiğim gibi Euron’un lakabı “Karga Göz” çünkü Theon’un söylediğine göre gözleri bir karganın gibi siyah ve kötülükle parlıyormuş.
Başlığın hemen altında bir gözüne bağlı lekeli,beyaz deriden bir sargı Theon’a amcası Euron’u hatırlatmıştı. Sargıyı Umber’in gözünden söküp çıkarmak ve sargının altında sadece boş bir göz çukuru olduğunu görmek istemişti, kötülükle parıldıyan siyah bir göz yerine. Kış Rüzgarları – Theon
Ayrıca Euron’un 4. kitapta ortaya çıkan kişisel bir arması da mevcut; siyah taçlı kırmızı tek bir gözün iki yanında kargalar. (Aslında Targaryen renkleri olması ilginç.)
Armanın ilk defa görünmesi ve kimse tarafından tanınmaması, Euron’un bu armayı nispeten yeni seçtiğini gösteriyor. Bu da bizi başka bir şeye götürüyor; Daario’ya.
Daario Naharis, Fırtına Kargaları isminde 500 kişilik bir paralı asker birliğinin üç komutanından biriydi, ta ki diğer ikisini öldürene kadar.
Fırtına Kargaları’nın kumandanları aynı anda ayağa kalktı. “Cevabımız hayır,” dedi Prendahl na Ghezn. Diğer iki adam Prendahl’ı takip ederek çadırdan çıktı ama Daario Naharis dışarı çıkarken arkasına baktı ve kafasını öne eğerek nazikçe selam verdi.
Fırtına Kargalarının arması da yıldırım ve dört karga barındırır. (Bununla beraber son kitabın Selmy POV’unda daha farklı bir şekilde tasvir edilmiştir; bir düzine siyah flamanın olduğu, tepesine tahtadan oyulmuş bir karganın olduğu uzun bir direk.)
Fırtına Kargaları geldiği zaman hepsi adına konuşan Prendahl idi; her ne kadar üç kumandan olsa da bu kişinin daha kıdemli olmasından dolayı daha baskın bir hakimiyeti olduğu düşünülebilir. Bu da Daario’nun nispeten daha kıdemsiz, daha yeni biri olduğu havasını veriyor ki görüşme boyunca hiç konuşmadı.
“Ben fırtınayım, lordlarım. İlk ve son fırtınayım,”
Bu, Euron’un adamlarına kendisini tanıtma şekli. Karga Göz ve Fırtına olarak kendini ifade etmesi okuyucuların Fırtına Kargalarına gönderme olduğunu düşünmesine neden olmuştur.

Diğer İşaretler

…üç at sürmelisin… biri yatağa, biri dehşete, biri aşka.
Ölümsüzler Sarayındaki uyarılardan biri de Dany’nin yatağa, aşka ve dehşete at süreceği idi. Kehanetlerin yorumu asla %100 şu denemez ama tahminlere göre ilerlersek Dany’nin “at sürmesi” muhtemelen birlikte olduğu, olacağı erkeklerle ilgili…
Biri yatağa idi; kocası Hizadar. Diğer ikisi de aşka ve dehşete… Daario’ya aşık olduğu ve birlikte olduğu bilinmekte, bu yüzden bunu “aşka at sürmek” olarak yorumlayabiliriz ama iki karakter bir karakterse bile Dany, Daario olduğunu bildiği adam ile beraber oldu. Euron olarak da Dany’nin aklını çalma şansı var. O zaman dehşete at sürmüş olacak.
Aslında Selmy, Dany’nin Daario’ya duyduğu aşkı ölümcül bir zehir olarak tanımlamıştı bile.
Daario’ya olan aşkı bir zehir. Çekirgelerden daha yavaş bir zehir ama sonuçta ölümcül.
Tyrion POV’da son kitapta Moqorro’nun uyarısına göre Euron, Dany’nin peşinde. Kral şurasında gördük ki onunla evlenmeye niyetli ve dahası bundan çok emin ama kendi yerine kardeşi Vic’i gönderiyor.
“Kaptanımız denizin elli mil açığında, o lanetli kıyının iyice uzağında olmayı tercih eder ama ona en kısa yoldan gitmesini emrettim. Başkaları da Daenerys’i arıyor.” … “Alevlerinde, başkaları dediğin insanları da gördün mü?” diye sordu ihtiyatlı bir şekilde. “Sadece gölgelerini,” dedi Moqorro. “En çok da birini. Kan denizinde yol alan, bir tek siyah gözü ve on uzun kolu olan uzun boylu ve çarpık bir yaratık.”
Daario’nun motivasyonları çok net değil, aslında amaçsız görünen bir karakter. En başta Dany’nin yanına “kaybeden tarafta” olduğunu düşünerek geçmiş olsa bile sonrasında İkinci Oğullar bile Dany’yi kaybeden taraf olarak görüp, taraf değiştirmişti. Daario ise evlenmesine rağmen Dany’nin yanında olması hatta “rehine” olmayı kabul etmesi düşündürücü.
Euron Greyjoy “Ateş mi Buz mu?” 1 başlığımı hatırlar iseniz Euron’un ateş tarafında Dany’nin yanında olmaya çalıştığını anlatmıştım. Zaten (Targ renkleri) kan ve ateş; kırmızı ve siyah renkler (Dans 2’nin siyahlar tarafı da akla gelsin) ile referansı olan bir adamdan bahsediyoruz. Yani Euron gerek arması gerekse giydiği kıyafetlerle (hatta saç rengine ve bantlı göz rengine kadar) Dans 2’de siyahların tarafında Dany’nin yanında yer alacak kişi olduğunu ilan etmiş.
Euron, Dany’nin kendisi ile evleneceğinden çok emin konuşuyor ve onu, emelleri için kendisine istiyor. Vic’e güvendiğini sanmıyorum ama öyle yahut böyle Dany’nin yanına gideceğinden ve teklifi ileteceğinden şüphesi yok. Menzil saldırılarının Diyar’ı parçalayıp, Dany’nin işgaline hazırlamak için olduğu fikrindeyim ki Sam de bunu ifade ediyor.
eğer Kral Toprakları, Eski Şehir’i ve Arbor’ı kaybederse bütün diyar parçalara ayrılır, diye düşündü.
Dany ise Daario ile son günlerini yaşarken paralı asker, Dany’yi kendisiyle evlenmesi için ikna etmeye çalışmıştı.
“Bu gecenin bitmesini istemiyorum.” “Neden kraliçem?” “Biliyorsun.” “Düğün mü?” Daario güldü. “Onun yerine benimle evlen.” “Bunu yapamayacağımı biliyorsun.” “Sen kraliçesin. İstediğin her şeyi yapabilirsin.” Daario, Dany’nin bacağını okşadı. “Bize kaç gece kaldı?” İki. Sadece iki. “Sen de benim kadar iyi biliyorsun. Bu ve sonraki gece. Sonra bu işi bitirmeliyiz.” “Benimle evlen ve sonsuza kadar bütün geceler bizim olsun.”Yapabilseydim, evlenirdim. … “Evlenemeyiz aşkım. Sebebini biliyorsun.” … “Evlenilecek kadar güzel değilim.” Daario, kılıç kemerini, asılı olduğu kancadan aldı.
Aslında en çok kafa karıştıran kısım burası. Euron ortada görünür iken Daario, Meereen’de değildi ya da rehine verilmişti; Dany’nin fetihleri devam ederken de kimse Euron’un nerede olduğunu bilmiyordu. Dany, Lekesizleri satın almak istediğinde efendiler onları isteyen başka bir alıcıdan bahsediyordu; bir korsan kral. Bu kişinin Euron olabileceği söyleniyor. Euron’un Qarth’dan beri Dany’yi, öldürmek için, takip eden büyücülerin gemisini yakalayıp, yağmaladığı ve esir ettiği düşünülür ise bu gayet mümkün. Ayrıca Euron’un gemisi Ibben’den Asshai’ye kadar ünlüdür.
Balon suikastı ve kral şurası sırasında Daario, Meereen’de değildi. Daario, Yunkai saldırısında büyük ganimetler elde etti ve Euron da kral şurasında yanında büyük ganimetler getirip, dağıtmıştır. Bu iki karakterlerin eylemleri arasında her zaman aylarla ifade edilecek boşluklar, atlamalar mevcut.
Illyrio ve Varys, Dany’nin Meereen’de olduğunu biliyordu ama güncel bilgilere sahip değildi; Batı’ya doğru yola çıktığını farz ederek Jon Conn. ve tayfası ile Volantis’te bekleme planları yapıyordu. Buna rağmen Euron, Dany’nin nerede olduğunu gayet iyi bildiği gibi olduğu yerde kaldığından çok emin olmalı ki Vic’i gönderiyor.
“Yine yanılıyorsun kızım. Üç ejderha var ve ben onları nerede bulacağımı biliyorum. Bu malumatın değeri ahşap bir taçtır şüphesiz.”
“Sana ihtiyacım var. Köle Körfezi’ne gidip bana aşkımı getirebilir misin?”
Bu mekan atlamalarında sorun şu ki bu zaman aralığında Euron’un bir oraya bir buraya gitmesi güç görünüyor, haliyle kuramın en zayıf noktası burası gibi görünmekte. Eğer hayranların yayımladıkları zaman çizelgesi doğru ise Vic’in Meereen’e varması (yakalandıkları fırtınalar vb. şeyleri katarak) ortalama 3 ay sürüyor. Sorunsuz gittiğini farz etsek ortalama 2 ay falan vakit alabilir (en iyi tahminle). Olaylar arasındaki zaman kronolojisi de biraz muamma olduğu için biraz esnek tutmakta sorun olmaz.
Yine de bu konuda da değişik “olası” açıklamalar söz konusu.
1- Ateş ve Kan kitabında yazdığına göre, kuzey denizlerinde “kestirme yol” olarak tarif edilen bir geçidin olduğuna inanılmakta. Bazı denizciler bu geçidi bulmayı denemişler ama buz dağlarından başka bir şey bulamamışlardır. Bu efsane gerçek ise Euron’un burayı bulmuş olması mümkün.
2- Ateş ve Kan Büyüleri
Büyü ile çok güçlü ve sert rüzgarlar oluşturarak Euron’ın normalden çok daha hızlı bir şekilde Meereen’e ve Demir Adalar arasında birkaç gel git yapmış olabileceği iddia ediliyor.
Sukunet’in kan kurbanları yüzünden kırmızıya boyanmış olabileceği zaten konuşulan bir şey ki Euron’un gemisinde büyücüler var.
Büyü ile rüzgarları kontrol edilebildiğine dair birkaç sahnemiz var.
Benden önceki El. Melisandre, Alester Florent’i Ejderha Kayası’nda ateşe vermişti. Bunu, onları kuzeye götüren rüzgârı uyandırmak için yapmıştı. Lord Florent, kraliçenin adamları tarafından direğe bağlanırken güçlü ve sessiz durmuştu, yarı çıplak bir adamın olmayı umabileceği kadar vakurdu, fakat alevler bacaklarım yaladığında bağırmaya başlamıştı ve kırmızı kadına inanılacak olursa lordun çığlıkları o gün orada olanları Kıyıdaki Doğugözcüsü’ne kadar uçurmuştu.
Üstadı işaret eden parmaklarından duman yükseliyordu. “Şu adam. Boğazını kesin ve onu denize atın. Rüzgârlar Meereen’e kadar bizim yanımızda olacak.” Moqorro bunu ateşlerin içinde görmüştü.
Dumanlar çıkaran tekne deniz tarafından yutulurken, Victarion, yedi güzel kızın çığlığının neşeli bir şarkıya dönüştüğünü duydu. Sonra sert bir rüzgâr geldi, yelkenleri doldurdu, gemileri önce kuzey doğuya, sonra yine kuzeye sürdü. Onları Meereen’e ve çok renkli kiremitlerden inşa edilmiş piramitlere doğru götürdü. Bir şarkının kanatlarında sana uçuyorum Daenerys, diye düşündü demir kaptan.
Yazımız şimdilik burada sonlanıyor. Belki daha sonra eklemeler yapabilirim. Yazının aslı buradan yayımlandı.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.05.21 18:52 ferreisawesome Çocuğu olmayan kısır kocam beni ev sahibine siktirdi

Adım Ayten, 32 yaşında, sarışın, mavi gözlü, 52 kiloda evli bir bayanım. Çekici bir kadın sayılırım, her dışarı çıkmamda kesinlikle erkekler tarafından iltifatlar alırım. Kocam bir kamu çalışanı ve benim ilk erkeğim. Bu zamana kadar kocam dışında ne biriyle çıkmışlığım nede cinsel ilişkim olmuştur. Sex konusunda bildiğim herşeyi kocamdan öğrendim. Halende fazla bir şey biliyorum diyemem. Kocam sexten çok fazla hoşlanan biri değil. Sexe başlar başlamaz hemen içime girer, en fazla 2 dakika sonra içime boşalır ve yan dönüp yatar. Sexte bu hareketten başka hiç bir hareketini görmedim şu ana kadar. Her defasında böyle oluyor. Böyle olunca da hiç zevk alamam. Evleneli 7 yıl olmasına rağmen çocuğumuz olmadı. Çocuk yapmayı sürekli deniyoruz ama birtürlü olmuyor. Doktora gittik, kocamdan kaynaklanıyormuş. Sebebi Sperm azlığı imiş ve aslında tedavi ile giderilebilirmiş. Ben bunu hiç sorun etmedim. Kocamı gerçekten çok severim. Bilmiyorum belki ilk ve tek erkeğim olmasından kaynaklanıyordur. Çünkü dediğim gibi ondan başka bir erkekle hiç ortamım olmadı. Ama kocam sürekli çocuk çocuk diye tutturuyordu. Bunun gerçekleşmesi için tedaviye gitmemiz gerektiğini konuşurduk sürekli. Ama bu tedaviye başlamak için kocamın ne fırsatı vardı ne de parası yetiyordu. Amım mahvolmuştu, yanıyordu, parçalanmıştı sankiDoktordan sonra bu konuşmalar günlerce sürdü. Böyle bayağı bir zaman geçti ve kocamın sex yapma isteği gittikçe azaldı. Daha sonraları ise, yatakta kocam sürekli başka erkeklerden, benim başka bir erkek ile sex yaparak hamile kalmam alternatifinden söz etmeye başladı. Neden bilmiyorum ama kocamla her sex yapışımızda ısrarla bunları konuşarak beni ikna etmeye çalışıyordu. Ama benim bunu nasıl yapacağımı düşünmüyordu. Zamanla başka bir erkekle sex yapmam konusunda baskıları iyiden iyiye arttı. Tamam sonuçta çocuk sahibi olacaktık, ama benim bir başkası ile sex yapmam düşüncesi kocamın daha çok hoşuna gidiyordu ve onu azdırıyordu. Kocam resmen beni bir başkasına siktirmek istiyordu ve bundan müthiş zevk alacaktı. Bunları ne zaman anlatsa hep konuyu kapatıyordum. Çünkü bunları dinlemesi bile beni ürpertiyordu. Neyse bu konu aylarca hep dolaşıp durdu yeniden açıldı. Artık bende sabır kalmamıştı. İstemiyordum. Gerçekten bu istediği şeyi yapmak istemiyordum. Ve kocamın bu konuda sorularına da cevap vermiyordum artık. Kocamla bir gece yatakta sex yaparken yine aynı konuyu açtı. Beni sırtüstü yatırmış hem amıma gidip geliyor hemde bizim ev sahibimiz Cemal beyi anlatıyordu. Ogün saunada onun yarağını görmüş ve şok olmuş. Bana, Cemal beyin kapkara, kalın ve uzun bir yarağı olduğunu, onu içime alamayacağımı, amımı yırtacağını söylüyordu. O anda kocamın bana gaz veriyor gibi hali vardı. Cemal beyle benim hakkımda konuştuklarını, çocuğumuzun olmayış sebebini falan anlatmış. Cemal beyin de liseye giden iki tane çocuğu var. Kocam bir akşam Cemal beyi eve getireceğini ve beni ona sunacağını falan anlatıyordu. Bende kesinlikle cevap vermiyordum, ne evet ne de hayır diyordum. Bir an önce sikmesini bitirip amımdan çıkmasını bekliyordum. 4 gün sonra kocam eve geldiğinde elinde bir şişe Rakı ve meze niyetine yanında bişeyler vardı. “Hayrola?” dediğimde “Bu akşam kafam esti gel beraber içelim.” dedi. Bense hayatta ağzıma içki sürmedim o güne kadar. Gecenin bayağı bir ilerleyen saatinde şişeyi birlikte yarılamıştk ve kafam iyice dönmeye başlamıştı. Kocamda öyle idi sanki. Bir ara benden kahve yapmamı istedi, kalkıp kahve yapmaya mutfağa gittim. Ben kahvelerimizi hazırlarken kapının zilini duydum. Kocam kapıyı açtı, gelen Cemal beydi. Ama aklımdan kocamın o akşamki anlattığı şeyler ile ilgili hiçbirşey geçmiyordu. Cemal bey ve kocam muhabbet etmeye başladılar. Bir şişe Rakı da Cemal bey getirmişti yanında. İkisi birlikte içmeye devam ettiler. İçki beni mahfetmişti.Ben kahveleri onlara bırakıp banyoya gittim. Sarhoş olmuştum, başım dönüyordu ve kusmak üzereydim. Vücudum ateş atıyordu. Elimi yüzümü yıkarken kocamın seslendiğini duydum, “Aytenciğim bakarmısın, mezemiz bitti.” dedi. Salona gittim, masada boşalanları alıp mutfağa götürdüm. Arkamdan kocam geldi belime sarılarak yanağımdan öptü. “Hazırmısın hayatım?” dedi. Bende “Neye hazırmıyım?” dedim. “Bu akşam Cemal bey boşuna gelmedi buraya.” dedi. Şok olmuştum. Kocamın suratına bir tokat atıp “Hayır istemiyorum!” deyip doğruca yatak odasına gittim. Üzerime geceliğimi giyip lambayı söndürdüm ve yatağa girdim. Yüzümü yastığa gömüp ağlamaya başladım. Bir müddet sonra kocam yatağa geldi ve beni okşamaya başladı. Daha doğrusu ben gelenin kocam olduğunu sanıyordum, kafamı biran için çevirdiğimde beni okşayanın Cemal bey olduğunu anladım. O an beni görmeliydiniz az kalsın bayılacaktım. Her yanım titriyordu. Yüzümü yeniden yastığa gömdüm. Cemal bey rahat olmamı söylüyor, sırtımı, omuzumu ve bacaklarımı okşuyordu. Kendime o an şaşırdım kaldım, elin adamına hiç birşey diyemedim. Elim ayağım birbirine dolaştı sanki, çenem tutuldu bir anda. Ama heryanım titriyordu. Altımdaki külodu çıkarmaya çalıştığında direndim ama adam külodumu yırtarak çıkardı. Eli popomda geziyordu. Boynumu öpüyor, kulaklarımı yalıyor, yataktan kalkıp kaçmamam için de bir eliyle sırtıma basıyordu. Beni yalaya yalaya popoma kadar geldi. Bacaklarımı açmamı istiyordu ama ben müsaade etmiyordum. Bayağı bir direndim ama en sonunda amıma dil atmaya başlayınca ani bir reflexle bacaklarımı biraz da olsa araladım. Aslında itiraf edeyim (kocam dahil) ilk defa bir erkek amımı yalıyordu ve dahası hoşuma gitmişti ve amımın yalanmasından büyük bir zevk alıyordum. Adam iştahla dilini sulanan amımın içinde gezdirirken, ben zevk alma ve utanç duyma çelişkisiyle yüzümü yastığa gömmüş, olacakları bekler gibiydim. Bütün bu olanlara nasıl izin verdim halen anlamış değilim. Cemal bey ne zaman soyundu onuda bilmiyorum, yüzükoyun yatıyordum. Fazla sürmedi Cemal bey üstüme uzanarak yarağıyla amıma baskı yapmaya başladı. O ana kadar yarağının boyutları hakkında bir fikrim yoktu. Ama beni domaltıp amıma sokmaya başladığında yarağının ne kadar kalın olduğunu hissettim. Sürekli iteklemesine rağmen kolay girmiyordu. Sadece yarağının kafası zar zor girebilmişti. Bacaklarımı ayırmıştım ama hala kendimi kastığımdan ve direndiğimden birtürlü tam olarak sokamıyordu. Bir ara durakladığında sokmaktan vazgeçtiğini düşündüm ve kendimi serbest bıraktım. O bunu bekliyormuş, aniden amıma yüklendiğinde içimin yırtıldığını sandım. Yarağının yarısından fazlası içime girmiş ve Cemal bey halen dışarıda kalan kısmını da amıma sokmaya çalışıyordu. Acıdan avazım çıktığı kadar bağırıyordum ki Cemal bey eliyle ağzımı kapattı. Hayatımda böyle bir acıyı daha önce hiç yaşamamıştım. O kocaman yarak amımın derinliklerine kadar girip, orada biryerlere çarptığında acıdan ölüyorum sanıyordum. Cemal bey yarağını amımdan çıkarmadan beni sırtüstü çevirdi. O şekilde amıma sokup çıkarmaya devam etti. Çok sert ve hızlı sikmesine rağmen adam boşalmak bilmiyordu. Oysa kocam olsaydı şimdiye çoktan boşalırdı. Ben canımın acısıyla bunları düşünürken yatakodası birden aydınlandı. Kocam gelmiş ve ışıkları açmıştı. O anda kendimden utandım. Cemal bey hala bağırmayayım diye eliyle ağzımı kapatıyordu. Kocam Cemal beyin elini ağzımdan çekti ve dudaklarımdan öpmeye başladı. O an kendimi tutamadım ve ağlamaya başladım. Cemal beyin amıma her kökleyişinde çığlık atıyordum. Amım müthiş ağrımaya başlamıştı ve sanki iyice genişlemişti. Kocama “Ne olursun yeter artık, çok acıyor.” dememe rağmen, kocam “Az kaldı dayan, sıkma kendini, bitiyor…” diyordu. Bu esnada Cemal bey sürekli pompalıyordu. Bir ara yorulduğundan olsa gerek yarağını amımdan çıkarak sol bacağımı omuzuna alıp tekrar amıma sokmaya başladı. Sağ bacağımın üstüne oturmuş sol bacağımı omuzuna almıştı. O anda yarağını ilk defa doğru dürüst gördüm. Yarağı kapkaraydı gerçekten. Çok vahşi görünüyordu. Kocamınki yanında kürdan kalırdı. Neden bilmiyorum yarağının her yanı beyaz bir sıvıyla kaplanmıştı ve ışıkta parlıyordu. Yarağının damarları çıkmış patlayacak gibiydi. Cemal bey o pozisyonda içime girdiğinde hepten mahfoldum. Köküne kadar amıma sokuyordu. Taşaklarının bile amıma çarptığını hissediyordum artık. O halde hem sikiyor hemde göğüslerimi okşuyordu. Kocam da dudaklarımı ve yanaklarımı öpüyor “Az kaldı, bitiyor bitiyor…” deyip duruyordu. Valla ne yalan söylim, yarım saatten fazla sikti Cemal bey beni o pozisyonda. Sonunda Cemal bey gelmek üzere olduğunu söylediğinde kocam omuzumdan aşağı bastıryordu. Çünkü iyice hızlanmıştı ve çok daha sert sikiyordu ve ben adamın altından kaçmak için çabalıyordum resmen. Amım mahvolmuştu, yanıyordu, parçalanmıştı sanki. Hem ağlıyor hem de bağırmaya çalışıyordum. Ama bu kez kocam ağzımı sıkıca kapatmıştı. Burun deliklerim kocaman olmuştu resmen zor nefes alıyordum. Fazla sürmedi Cemal bey içime patladı, ama ne patlama bitmek bilmiyordu. O an öyle bir oldumki anlatamam. İçimde tuhaf birşeylerin gezindiğini hissedebiliyordum. Amımın içinde öylesine bir yanma başladı ki anlatamam. Kocam içime boşaldığında hiç böyle olmazdı. Cemal bey az sonra amımdan yarağını çıkarttığında resmen bir boşluk hissettim içimde. Rahatlamıştım. Ama içim hem yanıyor hemde amım müthiş ağrıyordu. Elim ister istemez amıma gitti. Vıcık vıcık olmuştum. Sanki amım ateş atıyordu. Ve kocaman olduğunu hissediyordum. Bir süre ağrının dinmesi için amımı ovdum durdum. Elimi amımdan çektiğimde şok oldum. Avucum kan ve spermle doluydu. Kocam da korktu o an. Cemal bey ise çok rahat bir şekilde “Birşey yok. Sadece amı çok dardı, zorlayınca yırtıldı, bir süre sonra birşey kalmaz geçer.” dedi. Ben ağlamayı sürdürüyordum ve kocam beni dindirmeye çalışıyordu. Cemal bey kalkıp duş almaya banyoya gidince kocamla yalnız kalmıştık. Ben yan yatmış dizlerimi kendime çekmiş bir halde yatıyordum. Kocamsa sürekli beni öpüp okşuyordu. Bu arada “Oldu bak, geçti bitti.” gibi laflar ediyor, beni çok sevdiğini falan söylüyordu. Bense acıdan onun söylediklerini yarım yamalak duyuyordum. Dakikalarca içimden birşeylerin aktığını hissettim. O şekilde uykuya dalmışım. Uyandığımda yatakta kocamla birlikte yatıyorduk. Cemal bey yoktu. Kalkmak istedim ama zorla kalkabildim. Kaltığımda ise yatağın aşırı bir derecede kanla ve spermle batmış olduğunu gördüm. O an kendimi direkt banyoya attım. Uzunca bir duş aldım. Amımı temizledim. İster inanın ister inanmayın dün gecenin kalıntılarını duş yaparken akıttım. İçimde halen Cemal beyin spermleri vardı. Duş alıp kahvaltı hazırlamaya başladım, etrafı ve akşamdan kalan masayı toparladım. Bu arada kocam da kalkmıştı ve direkt yanıma geldi bana sarıldı ve öpmeye başladı. Çok sulu gözlüyümdür. Ben yine ağlamaya başladım. Her zamanki gibi, beni çok sevdiğini, asla pişman olmamam gerektiğini falan sayıklamaya başladı. Hiç bir şey diyemedim ona. Bende ona sarıldım. Kahvaltıdan sonra beni alıp yatak odamıza götürdü. Birlikte kanlı ve spermli çarşafı değiştirdikten sonra yatağa uzandık ve sevişmeye başladık. Amım dün gece Cemal beyin o iri yarağından dolayı iyice açılmış ve bollaşmış olmasına rağmen kocamın siki girdiğinde bile içim acıyordu. Neyse ki kocamın sikmesi herzamanki gibi çabuk bitti ve hemen boşaldı içime. Ama anlayamadığım şey, dün gece Cemal beyin spermleri içimi neden yakmıştı. Yatakta bir süre bu konuyu konuştuk kocamla. Gerçi hep o konuştu, ben sadece kafamı sallayarak onay verdim, evet ya da hayır anlamında. Aradan bir kaç gün geçmesine rağmen hep gözümün önünde kaldı bu olay. Babam yaşında bir adamla nasıl sikiştiğimi halen anlamış değilim. Yaklaşık bir hafta sonra eşim eve geldiğinde bana “Cemal bey bu akşam yine gelecek.” dedi. “Bu akşam neden geliyor?” dediğimde, “Hem seni özlemiş hemde seni hamile bırakma işini sağlama almak istiyormuş.” dedi. O akşam Cemal bey belki iki saat boyunca sikti beni. 3 defa boşaldı içime. İlk boşaldığında sanki spermler içime yapışıp kaldı. Bu sefer banyoya gidip amımı temizlediğimde hiç birşey akmadı içimden. Kısacası Cemal bey beni sikmek için her hafta gelmeye başladı artık. Cemal beyle karı koca gibi olmuştuk nerdeyse. Yaklaşık 2 ay sonra Hamile olduğumu öğrendim. Kocam ve ben buna çok sevindik. İçimde buruk bir sevinç vardı. Doğacak çocuk belki kocamdan değildi ama benim bir parçam olduğu kesindi. Onun için ben çok rahattım. Kocam da bunu kabullenmişti zaten. Cemal bey hamileliğimin 5. ayına kadar beni sürekli sikti. Bazen kocam varken, bazen de evde ben tekken. Ama bir defa olsun onu ne öptüm, ne de güzel bir söz söyledim. Ne de beni rahatça sikmesi için ona yardımcı oldum. Kesinlikle ondan iğreniyordum. Bu gerçekten böyle idi benim için. Ama doğacak çocuğum için sevinçliydim. Doğum zamanı yaklaştığında hastaneye yattım. Sezeryanla çocuğumu dünyaya getirdim. 3 gün hastanede kaldım, oradan doğru eve. Bir haftada kendimi zor toparladım. Cemal bey bize sürekli gelip gidiyordu artık. Yeni doğum yaptığım için bir isteğim, bir ihtiyacım olup olmadığını sorup giderdi. Aradan 3 ay kadar geçmişti, evde yalnızdım ve çocukla ilgileniyordum. Yine Cemal bey gelmişti. Çocuk için oyuncaklar, yiyecek ve giyecek birşeyler almış. Çocukla oynuyordu. Ona bir kahve ikram ettim. Sonra bana birşey söylemek için yanına çağırdı. Bende gittim. Beni çok özlediğini söyleyerek öpmeye başladı. Tekrar eskiye döndüğümüzü hissediyordum. Her nekadar karşı koysamda beni tutup yatakodasına götürdü ve sikmeye başladı. Yine birkaç kez boşaldı içime. Hayatımda ilk defa ağzıma boşalan erkek de Cemal bey oldu. Yarağını zorla ağzıma verip yalamamı söyledi. Bir anda ne olduğunu anlamama bile fırsat vermeden ağzımın içine boşalmaya başladı. Arkadan kafama bastırdığından böğüre böğüre yuttum bayağı bir kısmını. Boşalması bitince kendimi banyoya zor attım. Ben banyodayken o giyinip “Hoşçakal.” dedi ve gitti. Bunu kocama söylemedim. Haftalar sonra 2. çocuğa hamile olduğumu öğrendim. Ve şuanda bunları yazarken karnımdaki ile birlikte yazıyorum. Kocam biliyor tabi bu 2. çocuğun da Cemal beyden olduğunu. Resmen 2 kocam vardı artık. Kurtuluşum yoktu hiç. Haftada bir kocamın, haftada bir de Cemal beyin karısı oluyordum. Şu anda Hamile olduğum için fazla birşey yapamıyorlar ama doğurduktan sonrasını düşünmek bile istemiyorum. İşte arkadaşlar, benim başımdan geçenler bunlar. Hakkımda ne düşünürsünüz bilemem. Ama ben kendimden iğrenmiyorum. Kocam ve çocuk için herşeyi yaparım. Dünyaya getirdiğim o canlıyı görünce herşeyi unutuyorum…
submitted by ferreisawesome to u/ferreisawesome [link] [comments]


2020.05.12 01:26 kanguen Alignment, yani yönelimler nedir ve 5. sürümde kullanılırlar mı?

İlk önce cevaplaması çok daha kolay olan ikinci sorudan başlayalım. Hayır kullanılmazlar. Eski sürümlerde çok önem taşıyan ama bu sürümde kısıtlamaları kaldırmak adına alınan bir karar ile oyun üzerindeki etkisi en aza indirgenen bir mekanik bu. Bundan kastım hala bazı yaratıklara karşı iyi varlıkların fazladan hasar verebilmesi gibi durumlardır (bkz. Rakshasa).
Peki neden insanlar bunu bu kadar önemsiyor? Açıkçası, artık bu önemsenmiyor. D&D macerasına internet üzerinden küresel bir kitle ile başlayan biri olarak bu tartışmanın en çok Türk FRP'cileri arasında yapıldığını gördüm. Çünkü kitlemizde, usta-çırak ilişkisi ile bu işi öğrenmiş ya da hala eski sürümlerde takılıp kalmış çok fazla oyuncu var. Kimisi yeni sürümü öğrenmeye üşeniyor, kimisi de "böyle gelmiş böyle gidecek" diyip geleneklerinden vazgeçmiyor. Burada yargılamıyorum, ben de 5e'nin getirdiği bazı özgürlükleri zevkle kısıtlayanlardanım. Benim karşıma CN ateist bir Paladin ile çıkan aynı seansın sonunu göremez. Ama bu demek değil ki her Paladin de LG oynayıp kendini belirli bir kalıba oturtmak zorunda.
İşte burada biraz detaya girmek lazım çünkü farkedeceğiniz bir şekilde bu bahsi geçen Paladin'in davranışlarını yazıp örneklendirmek yerine sadece CN ya da LG gibi kalıplar kullandım. Bu yüzden de yönelimler hala güncel ve kullanımdalar, DM'lere ve oyunculara sizden ne tip davranışlar beklenmesi gerektiğini özetlerler. Peki gerçekten karakter yaratmada yönelim belirtme önemli mi, ya da bunu belirtme bir değer katıyor mu? Hayır. Rahatlıkla bu güne kadar yüzü aşkın oyuncuya oyun oynattığımı söyleyebilirim ve daha neredeyse hiçbirinin söylediği yönelimde kalabildiğini görmedim (CE istisna tabii ki). LG ranger olarak ilk seansına başlayan kişinin, patronları ölünce korkudan kaçan haydutları tek tek sırtlarından vurarak öldürdüğünü gördüm. Yani ne dediğiniz gerçekten umrumda değil, herhangi bir değeri yok. Bir çok DM'de olduğu gibi benim de gözümde her karakter Nötr başlar ve yönelimi davranışlarına göre şekillenir. Sanırım yeterince örnekledim ve öznel anekdotlarla içinizi baydım, artık size bu yönelimler nedir ve ne değildir diye yine çok öznel bir şekilde açıklayayım.
Burada yapılacak açıklamaların genel toplum ahlakı ile benim öznel erdem anlayışımın harmanı olduğunu unutmayın. Bu değerler görecelidir ve çok değişkenlik gösterecektir. Genel olarak rol yapma oyunlarında grubunuzu yabancılarla değil de, dünya görüşünüz birçok konuda örtüşen dostlarla kurmanız birbirinizi anlamanız konusunda yardımcı olacaktır. Toplum ahlakının da evrensel olmadığını unutmayın. D&D nasıl Elfler CG, cüceler de LG bir topluma sahiptir diye ayırabiliyorsa biz de aynıyız. İçinde bulunduğunuz toplum yine muhakeme yetinizi etkileyecektir.

İyi-Kötü ve Düzen-Kaos Eksenleri

Bir davranışın iyi mi kötü mü olduğunu anlamak için bakmanız gereken noktalar ve sormanız gereken sorular vardır.
Eğer birinci sorunun cevabı "Evet!" ise ilk filtrelemeyi yapabiliriz, iyi bir davranış değil. Her iyilik özveri gerektirir, bu değerli vaktin, hayatını tehlikeye atman ya da malın olabilir. Eğer davranış karşılığında bir ödül varsa bu ticarete girer, yaptığın ne kadar kahramanca olursa olsun.
Ejderha şehri yakıp herkesi haraca bağladı! Kahramanlarımız bu zorbalığı görüp onunla savaştı ve ejderi öldürdü!
Yaptıkları şey kesinlikle kahramanca, halkı zorba bir yaratıktan kurtardılar. Ama esas amaçları bu muydu? Çünkü şu anda gözlerinin önünde koca bir şehirden toplanmış hazine yığını var ve ona haklı bir şekilde sahip olabilirler. Peki olacaklar mı? Çünkü bu servet şu anda sefalet içinde olan halkın parası, onların yemeği ve onaracakları evlerinin yatırımı. Peki öldürdüğünüz kurtlar karşısında köylüden aldığınız o baba yadigarı kılıç? Sizin için bir şey değil belki ama o köylü için hasta çocuğuna alabileceği bir ilacın karşılığı o. Sadece maddi olmak zorunda değil, bir çıkar beklentisi içerisinde yapılan her davranış nötrdür. Prensesle evlenme ya da şövalye ilan edilme de buna dahil.
"Peki ya asırlardır kimseden mal çalmamış bir yaratığı bulup öldürsek ve onun kadim hazinesini alsak?" Bu yaratığın insanları rahatsız ettiğine emin misiniz? Kendi halinde takılan ve sadece farklı görünen bir şeye benziyor, neden onu öldürmek iyilik adına olsun ki? Kendi çıkarlarınız adına bir şey öldürdünüz. "Tamam o zaman, bu yaratığın malını çaldığı herkes öldü. Önce öldürüp sonra alıyor." Bütün aile, akraba ve dostları da öldü mü? Miras diye bir şey duymuştum, sanırım o burada uygulanabilir. Tamam hadi 7 soyunu kurutmuş olsun, iyilik yaptınız ve aynı zamanda zengin oldunuz. Sevinin!
İkinci soruya bakalım şimdi. Aslında bunu diğeri içinde cevapladığımızı farketmişsinizdir. "Ejderin hazinesi var ama ben bunu alırsam malın asıl sahipleri olumsuz etkilenecek." Burada cevabı hem bireysel hem de toplumsal olarak görmek gerekli. Eğer 1 kişiyi öldürmek 100 kişinin hayatını kurtaracaksa, bu iyi midir? Bir adamın o gece köydeki herkesi öldüreceğini söylediğini duydun ama adam şu ana kadar hiç suç işlememiş. Onu öldürürsen 100 kişiyi mi kurtarmış olursun yoksa bir masumu mu öldürmüş olursun? Bu konuyu Immanuel Kant güzel tartışmış ama o kadar felsefeye girmeyelim. Eğer işkenceyle aldığın bilgi hayat kurtaracaksa bu işkence aslında kötü değil midir?
Hayır, işkence kötüdür. Masum adamı öldürmek de kötüdür. Saldırdıktan sonra korkup kaçan kişiyi öldürmek de kötüdür. Birini öldürmenin haklı çıkacağı tek yer o an aktif olarak seni ya da başka birini öldürmeye çalışıyor olmasıdır. Yani sana yumruk savuran sarhoşu da öldüremezsin. En basit ölçeğiniz şu olsun, "Bir polis bunu yapar mıydı?" (lütfen Türk polisini örnek almayın). Peki ne yapalım ölsün mü bu masumlar? Hayır, tabii ki hayır. Bir toplumun iyiliği için kötüyü altedecek kötüler gereklidir. Bu yüzden zindancılar ve cellatlar, toplumun iyiliği için hayatlarından vazgeçmiş kahramanlar olarak bile görülebilir. (Bunun iblisler gibi bariz kötülük bulunan D&D evreni için olduğunu ve günümüz toplumu için görüşlerimi yansıtmadığını belirteyim). Tabii burada bahsettiğim şeyler bir iradesi olan insansı varlıklar için geçerli, iblis falan görürseniz zincirleyip mahkemeye çıkarıcam diye uğraşmayın, basın çekici kafasına.
Bir de iyiliğin kalıcılığı konusu var tartışmak gereken. Bir adam 60 yaşına kadar tüm ömrünü insanlara yardım etmeye adamış, üzerindeki paçavralar dışında hiçbir varlığı yok. Bir gün sevdiği ortaklarından birinin bağış kutusundan çaldığını görüyor, öfkesine yenik düşüp bıçağı kapıyor ve bu adama saplıyor. Bu adam 50 yıl iyilik yaptı diye bu göz ardı edilebilir mi? Gazete kuponu gibi iyilik stoklayıp sonra bunları cinayet karşılığı değiştirebiliyor muyuz? Bu adam insanların gözünde ömrünü iyiliğe adamış bir melek olarak mı ölecek, yoksa bir katil mi? Bazı konular artık size kalmış ama anlayacağınız asıl şey şu, şu dünyada iyi olmak zor. Kötülük ise anlık dalgınlığa bakar.
Yani biraz daha örneklemeden önce iyilik ve kötülük için davranış sonucu bizim etkilenme şeklimiz ve diğerlerinin etkilenme şekli arasında fark ya da zıtlık olması gerekli olduğunu görelim.
Köylü için gittim kurtları öldürdüm, bu durumda köylü için sonuç iyi. Köylü +1 olsun. Ben de karşılığında yadigar kılıcı aldım, bana da +1, terazi eşitlendi. Güzel bir ticaret oldu, iyi kötü yok. İkinci senaryoda ödülü istemedim ama başıma bir terslik de gelmedi, ben sıfırdayım. Köylü benden daha iyi durumda, iyilik yapmış oldum. Sonraki senaryoda ben ölümden döndüm, iksirimi harcadım ve zırhımı tamir ettirmem gerekecek ama hala ödül istemedim, -1 oldum. İşte bu özveri oldu, sevap point kasmaya devam!
Şakacı bir tip oynuyorum ve insanların geçtiği bir köşeye yağ döktüm uzaktan izliyorum. Ben düşüşlerinden haz alıyorum, +1'deyim. Düşenler durduk yerde acı çektiler, -1'deler. Ne kadar masum görünse de ben durduk yerde kendi hazzım için insanlara acı çektirdim, çok kötü bir davranış. Tabii ki cinayetle karşılaştırmıyoruz ama tüm iyi tanrıların yasakladığı bir davranış. Kaotik ve çılgın olmayla bir alakası yok, bariz kötülük.
Sonunda Düzen-Kaos'tan bahsedelim.
İyilik ve kötülükten aslında tamamen bağımsız olsa da düzen yanlısı karakterlerin daha iyi ve kaos yanlısı karakterlerin daha kötü olduğunu görürüz. Bu genel olarak yaşam tarzlarının peşinde getirdiği bir yüktür. Yani bana CG ve LE arasında, hangisinin hapsedilme ihtimali daha yüksektir diye sorarsan bunun cevabı tereddütsüz CG olur. LE bir politikacıdır, inanılmaz çıkarcı olup sadece kendini düşünebilir ama oyunu kuralına göre oynar. CG Robin Hood'dur, sonucunda iyilik yapar ama bunu yapma şekli toplum yasalarına ve düzenine uymaz.
Konu da bu zaten, yasalar ve düzen. Bu geçmişten gelen gelenekler de olabilir, annenin sözünü dinleme de. Krala edilen sadakat yemini de olabilir, dosta verilen söz de. Senin varolan düzene ne kadar uyum sağlayabildiğinin ve güvenilirliğinin ölçüsüdür. Bir yerde senden beklenilen şeyi yapar mısın yapmaz mısın? Bir yargıç LN'dir, iyi ve kötü onu ilgilendirmez, sadece varolan yasa ve kişilerin buna uyup uymaması önemlidir. Evden kaçan ergense CN'dir, iyi ya da kötüye bakmaz, sadece baskı ve düzenden sıkılmıştır.
Tam burada Kaostan bahsedelim. Bunu duyunca gerçekten çılgınca şeyler düşünebiliyor insanlar, oysa ki burada anlamamız gereken şey toplum ve düzen yerine bireysellik. Yani "Senin yasaların ve öğretilerine ihtiyacım yok! Benim kendi aklım, iradem ve doğrularım var. Kendi düzenimi kendim yaratırım." demektir kaotik olmak. Bu yüzden Robin Hood gibi karakterler yasaların kötü olduğu yerlerde onlardan uzaklaşarak iyi olabilirler. Tiranlara baş kaldıran isyancıların yönelimidir bu.
Şimdi iyi ve kötüye bakmadan örnekleyelim. Düzenli savaşçı ve kaotik okçumuz var. Okçu diyor ki şu haydutlara ormandan yaklaşıp sinsice indirelim, gereksiz tehlikeye girmeyelim. Savaşçının ise bazı prensipleri var, "Eğer biriyle savaşacaksam silahı elinde, gardını almış bir şekilde karşımda olur. Kimseyi sırtından vurmam." diyor. Okçu mantıklı, kendi hayatını düşünüyor. Savaşçı da toplumu düşünüyor. Bu haydut denilen kişiler belki de aradıkları kişiler değiller, belki biri rakibi ortadan kaldırmak için iftira attı, belki fırsat sunulduğunda teslim olacaklar ve cezalarını çektikten sonra yine topluma faydalı bireyler olacaklar. Bunu yargılamak savaşçıya düşmez, onları adalete teslim etmeliler. Eğer savaşarak ölmek isterlerse tabii ki bu yine onların seçimi olacaktır.
Başka bir örnek olsun, aynı okçu insanları özgür bırakmak için köle tacirlerine saldırma planını anlatıyor. Savaşçı ise o tacirlerin gerekli belgelere sahip olduğunu ve buradaki işlerine devam etmeye hakları olduğunu söylüyor. Hem o köleler köle kastında doğdu, bu yüzlerce yıllık geleneği neden değiştirmek isteyebileceğini sorguluyor.
Peki LG daima kendi ayağına sıkma mı demek? Tabii ki hayır. Eğer birine yardım edebilecek durumdaysan ve mantık dahilinde bir başarı oranın varsa yardım etmekle yükümlüsün. Bunu Paladin için örnekliyorum, masumların hayatını kurtarmak için söyleyeceğin bir yalan senin yeminini bozmaz. Tabii ki diğer seçenekler mevcutsa önce onlar değerlendirilir ama bir tiran sana yolda hiç kaçak gördün mü diye sorarsa ve sen de görmüşsen, burada hayır demen ilk yeminin olan masumların korunmasına hizmet edeceğinden kabul edilebilir. Yemininde sıralama önemli.
Eğer buraya kadar sabredip okuyabilen varsa tebrik ederim. Daha çok örnek var, anlatılacak çok şey var ama ben yazarken yoruldum, okuyana da bol sabır diliyorum. 9 yönelimi ayırıp tek tek örnek vermedim çünkü kimse sadece tek bir yönelim ile hareket etmez. Siz karakteriniz olun, davranışları onları ne yöne çeker zamanla görürsünüz.
submitted by kanguen to 5eturkce [link] [comments]


2020.04.13 15:32 Taraftarium24hd ((DUBLAJLI)) Hint Filmi Full HD Tek Parça 1080p izle

((DUBLAJLI)) Hint Filmi Full HD Tek Parça 1080p izle
Peekay - PK

https://preview.redd.it/9xbr50f18ls41.jpg?width=300&format=pjpg&auto=webp&s=cb3a02d278a8de259765ecd44775c99dea1c0bc1
Peekay - PK Filmi ne zaman vizyona girecek vizyon tarihi : 2014
Peekay - PK Filmi Yönetmeni : Rajkumar Hirani
Peekay - PK Filmi Oyuncu Kadrosu Oyuncuları : Aamir Khan, Anushka Sharma, Saurabh Shukla, Sanjay Dutt
Peekay - PK Filmi Konusu :
Filmde Başarılı Hintli aktör Aamir Khan'ın yer aldığı 2014 yapımı 19 Aralık Hindistan gösterim tarihli PK filmi 31.580 kişilik İMDB puanlaması ile 8,7 değerinde not alarak en iyi filmler sıralamasında yerini almıştır. Herkes tarafından büyük ilgi görmüş dramatik komedi ve fantastik unsurların içinde barındıran eğlenceli bir film bugün sizlerle sitemizde buluşuyor. Kaliteli Hint filmlerini bize izletmeyi başarmış olan bollywood film stütyosu bizlere yine güzel bir film sunuyor. Çekimlerin tamamı Hindistan’da yapılan PK filminin yapım bütçesi olarak 13 Milyon Dolar harcanmış filmin hasılatı ise 96 Milyon Dolar değerinde olarak kayıtlara geçmiş. 2 Buçuk saatlik bir izlenim keyfi Hint filmi severleri bekliyor…
Başka bir gezegenden Dünya'ya inen P.K. isimli genç adam geldiği bir şehirde yabancı olarak oldukça komik ve bir o kadarda bambaşka olaylar yaşamaya başlar. Daha önceleri hiç kimsenin sormadığı ve aklına gelmeyen sorular sormaya başlayan PK’nın soruları oldukça masumane ve çocukça ama soruların cevapları da bir o kadar enteresandır. PK ilk başlarda oldukça zorlansada hayata adapte olmaya çalışsada masum ve çocuksu hallerini gören insanlar kendilerini sorgulamaya başlarlar ve PK bir çok sadık arkadaş edinir. Kırılan kalpleri düzelten, öfkeli yürekleri dindiren PK çocuksu meraklarıyla birlikte binlerce, hatta milyonlarca insanı manevi olarak sözleri ile düşündüren. Bambaşka bir Dünya'dan bu şehre düşen PK filminde güzel sahnelerle Amir Khan’a bir kez daha kendini seyirciye hayran bırakmayı başarmış filmde. Filmin yönetmenliğini Rajkumar Hirani’nin yaptığı PK filmin senaryosubu yine yönetmen Rajkumar Hirani ile birlikte Abhijit Joshi tarafından yazılmıştır.
Hint Film izle LİNK: Peekay - PK Hint Filmi Full HD izle
Peekay - PK 2014 Filmi izle, Peekay - PK Tek parça izle, Peekay - PK Full hd izle, Peekay - PK Türkçe Dublaj izle, Peekay - PK Türkçe Altyazılı izle, Peekay - PK Filmi konusu, Peekay - PK Filmi 720p izle, Peekay - PK Filmi 1080p izle,
Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007

https://preview.redd.it/8is2r1u28ls41.jpg?width=300&format=pjpg&auto=webp&s=ba1c37939759fb18f329c36335f2abf08e58ab18
Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Filmi ne zaman vizyona girecek vizyon tarihi : 2007
Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Filmi Yönetmeni : Aamir Khan, Amole Gupte
Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Filmi Oyuncu Kadrosu Oyuncuları : Darsheel Safary, Aamir Khan, Tisca Chopra, Vipin Sharma
Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Filmi Konusu :
Hikayemiz Hindistan’da bir okulda Ishaan adında bir çocuk ve onun okulda en yaramaz ve tembel çocuk olarak nam salması ile başlıyor. Ödevlerini yapmayı çok önceleri bırakmış bir çocuktur. Kafasında sadece hayal ettiği kendi dünyası var, onun için hayalleri gerçeklerden daha önceliklidir. Öğretmenleri, arkadaşları ondan sürekli şikayet etmektedir. Geçen sene 3. sınıfta notlarının kötü olmasından dolayı sınıfta kaldığı için bu yıl tekrarını okuyor ama inanılmaz bir şekilde bir adım ilerleme kat etmiş değildir. Birde abisi Yohaan ise onun aksine sınıfının birincisi ve bakıldığında ikisinin kardeş olduğuna kimse söyleyemez. evin babası ise oldukça prensip sahibi bir adam ve oğlunu bir türlü yola getiremez.
annesi ise elinden birşey gelmediği için sadece gözyaşı dökmekten başka birşey yapamamış bir kadındır. Sonunda aile gelen şikayetlerden de dayanamaz Ishaan'ı yatılı bir okula vermeye karar verirler. Kendini cezalandırılmış olarak görsede bu onun için hayatının değişmesinin bir başlangıcı olacaktır. Filmin yönetmenliğini Aamir Khan ve Amole Gupte birlikte üstlenmişlerdir. Filmin oyuncu kadrosunda ise Darsheel Safary, Aamir Khan, Tisca Chopra, Vipin Sharma gibi oyuncular yer alıyor.
Hint Film izle LİNK: Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Hint Filmi Full HD izle
Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Filmi izle, Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Tek parça izle, Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Full hd izle, Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Türkçe Dublaj izle, Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Türkçe Altyazılı izle, Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Filmi konusu, Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Filmi 720p izle, Like Stars On Earth - Yerdeki Yıldızlar 2007 Filmi 1080p izle,
3 İdiots - 3 Aptal

https://preview.redd.it/qp6004748ls41.jpg?width=300&format=pjpg&auto=webp&s=180f62396ff621fd596c427df023db0ebf45b9f0
3 İdiots - 3 Aptal Filmi ne zaman vizyona girecek vizyon tarihi : 2009
3 İdiots - 3 Aptal Filmi Yönetmeni: Rajkumar Hirani
3 İdiots - 3 Aptal Filmi Oyuncu Kadrosu Oyuncuları: Aamir Khan, Madhavan, Sharman Joshi, Kareena Kapoor
3 İdiots - 3 Aptal Filmi Konusu :
3 Idiots 2009 filmi Bollywood sinemasının 21. yüzyıl yapımları arasında en keyifli ve en eğlenceli filmlerden biri. Özellikle Senaryosu ve eleştirel bakış açısından herkesin beğendiği filmlerden biri haline gelmiştir. Ülkemizdeki 3 Aptal adıyla bilinen filminin yönetmenliğini ve senaristliğini Rajkumar Hirani yaptığı aynı zamanda PK adlı filminde yönetmenidir izlemeyenler için o filmide şiddetle tavsiye ederim.
3 Idiots filminin oyuncu kadrosu şu şekildedir:
• Aamir Khan (Rancho)
• R. Madhavan (Farhan Qureshi)
• Sharman Joshi (Raju Rastogi)
• Kareena Kapoor (Pia Sahastrabuddhe)
• Boman Irani (Viru Sahastrabuddhe)
• Omi Vaidya (Chatur Ramalingam)
• Mona Singh (Mona Sahastrabuddhe)
Film özellikle Aamir Khan ve Kareena Kapoor’un daha fazla ünlenmesinde rol oynamış bir baş yapıttır adeta.
Filmin diğer bir dikkat çekici unsurları ise müzikleri olmuştur. Hint filmlerinin vazgeçilmezi olan müzikler bu filmde de bize eşlik ediyor. Özellikle Aal Izz Well ve Zoobi Doobi şarkıları en dikkat çekenler arasındadır.
3 Aptal Hint Filminin Konusuna bakacak olursak
Film Chatur’un Farhan’a, Rancho’yu bulduğuna dair bir telefon konuşması başlıyor. Farhat bu durumu Raju’ya haber verir ve Rancho’yu aramak için yola çıkarlar. Bu yolculuk sırasında ise geçmişe yolculuk yapıyoruz ve Rancho’yu tanımaya başlıyoruz.
Delhi’de bulunan bir mühendislik fakültesinin yurduna yeni öğrenci olarak gelen Roncho, okulda ona oda arkadaşlığını Raju ve Farhan yapıyor. Farhan okulda bulunma sebebi babası istediği için mühendislik okumaktadır. Raju ise oldukça fakir bir ailenin çocuğudur ailesini kurtarmak için okumaktan başka şansı yoktur. Ailesini bu durumdan kurtarmak için mühendisliği seçmiştir. Odalarına gelen Rancho ikisinin hayatında köklü değişiklik yapacaktır. Çünkü; Rancho’nun bakış açısı olaylara baktığı pencere herkesten farklıdır. Okul müdürününde kötü anlamda dikkatini çekmeyi başarır Rancho, aslında insanların hayatına mutluluk katmaktanda başka bir şey yaptığı yoktur Rancho’nun. Fakat Dr. Viru gibi onu sevmeyen insanlar da fazlasıyla mevcuttur. Rancho ile Dr. Viru’nun kızı Pia arasındaki etkileşim, aşk ile bu komedi ve dram türündeki film ile siz de hayatınıza bambaşka bakmaya başlayacaksınız.
Hint Film izle LİNK: 3 İdiots - 3 Aptal Hint Filmi Full HD izle
3 İdiots - 3 Aptal Filmi izle, 3 İdiots - 3 Aptal Tek parça izle, 3 İdiots - 3 Aptal Full hd izle, 3 İdiots - 3 Aptal Türkçe Dublaj izle, 3 İdiots - 3 Aptal Türkçe Altyazılı izle, 3 İdiots - 3 Aptal Filmi konusu, 3 İdiots - 3 Aptal Filmi 720p izle, 3 İdiots - 3 Aptal Filmi 1080p izle,
submitted by Taraftarium24hd to u/Taraftarium24hd [link] [comments]


2020.03.10 21:05 karanotlar Neopatrimonyal liderler çağı ve demokrasi

Cemal Tunçdemir
Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor...
Foreign Affairs dergisinin yayın yönetmeni Gideon Rose, derginin 2019 Eylül/Ekim sayısındaki başyazısında, son 100 yılda lider tipi döngüsünü şu şekilde sınıflandırıyor:
"1920'lerin toy Demokrat liderlerini, 1930'lar ve 40'ların faşist diktatörleri izledi. 1950'ler ve 60'lar milliyetçi liderlerin dönemiydi. 1970'lerin jerontokratlarından (ihtiyar kurtlar) sonra 1980'ler ve 1990'lar yeniden acemi demokratların dönemi oldu. Bugünlerde diktatör liderlere geri dönmüş görünüyoruz."
Elbette ki bu döngüyü bütün dünyaya genelleştirmek de veya tüm ülkeler için kaçınılamaz bir kader olarak görmek de çok yanıltıcı olur. Ama birçok demokrasinin 2010'lu yıllarda ürettiği otokrat liderlerin birbirlerine benzerlikleri de dikkat çekici bir gerçek.
Bunun, ideolojik veya kültürel bir benzerlik olmadığı açık. Aksine, bu alanlarda tam bir çoğulculuğa sahip oldukları son 10 yılda görüldü. Kapitalist liberteryan beyaz ırkçısı Trump'tan, solcu siyahi Jacob Zuma'ya, Anglo Sakson muhafazakar Boris Johnson'dan Ortodoks 'çar' Putin'e, Katolik solcu Duterte'den, Katolik sağcı Jair Bolsonaro'ya, Nazi grupların favorisi Hristiyancı Orban'dan, Yahudi milliyetçisi Netanyahu'ya, Latin dünyasının Bolivar'ı olma heveslisi solcu Latin devlet başkanlarından, Müslüman dünyasının halifesi olma heveslisi Ortadoğu liderlerine, Hindu Modi'den Pakistani popülist Imran Khan'a, Katolik muhafazakar Jarosław Kaczyński'den ateist Miloš Zeman'a ve daha birçok 'seçimle' başa gelmiş lidere kadar isimleri birleştiren şeyin bir ideoloji veya tek bir kültür olduğunu söylemek imkansız.
Elbette ülkedeki "tek otorite, tek adam" olma hevesleri en ortak özellikleri. Hepsi tam anlamıyla henüz diktatörlüklerini kuramamışsa da, 'Türkmenistan devlet başkanı gibi olmak' hepsinin kızıl elması.
Bu neo-diktatörleri veya dikta heveslilerini, diktatör denince akla gelen ilk isimler olan, Stalin, Hitler ve Mussolini gibi 20'nci yüzyıl diktatörlerinden ayıran bir özellikleri var.
Bu yeni dalgada ideoloji de, politik gaye de, kutsal dava da, 'milli mesele' de tek: Liderin şahsı. O şahsın mutlak iktidarını tesis etmek ve onu ömrü boyunca o koltukta tutmak…
20'nci yüzyıl diktatörlükleri çoğunlukla 'korporatist' diktatörlüklerdi. Bir ideolojik yaklaşımın, ırkçı bakışın, etrafında kümelenmiş bir bürokratik yapının, partinin, kadronun diktatörlüğüydü. Günümüzdeki dalganın liderleri de, henüz mutlak iktidar yolunun başındayken korporatist stratejiler izliyor elbette. Bir sosyal kesime, bir ideolojik yaklaşıma, bir politik gruba veya partiye dayanıyorlar. Mutlak iktidara ulaştıktan sonra da kendi etraflarında sözde 'milli birlik' tesis etmek için bir takım dini hamasi söylemleri ve vurguları sıklıkla kullanmaya da devam ediyorlar.
Örneğin bu liderlerin istisnasız hepsi politik davalarını, 'elitlere karşı milletin hakiki evlatlarının mücadelesinin temsilcisi olmak' gibi müphem bir yaklaşıma indirgiyor. Bu müphemiyet sayesinde, hayatı sefahat ve israfın geçit töreni olan milyarder Donald Trump, iki yıl öncesine kadar garsonluk yaparak hayatını kazanan solcu politikacı Alexandria Ocasio-Cortez'e 'elit' damgasını kolayca vurabiliyor. Destekçileri de, peşinden gittikleri 'tarihi' liderin, "milletin hakiki evladı sizsiniz. Sizin dışınızdaki herkes vatan haini, dinimizin düşmanı, ekmeğimizin düşmanı. Bu ülkeyi sömürmek ve bu milleti dejenere etmek isteyen küresel güçlerin piyonu" telkinine kolayca kanabilecek bir sığlık ve paranoyanın pençesinde. Evrende olan biten her şeyi kendileri ile ilgili veya kendilerine karşı bir komplonun parçası zannedecek kadar dünyadan habersiz, eğitim ve kitap okuma ortalaması son derece düşük kitleler bu saçmalığa kolayca inanıp, ülke nüfuslarının en az yarısını yok edilmesi veya en azından ezilinceye kadar savaşılması gereken düşman görüyor. Kansas'ta, Alabama'da, Georgia'da hararetli bir Trump destekçisi ile konuştuğunuzda, sizin 'büyük resmi görmekten aciz kandırılmış bir insan olduğunuzu' büyük bir özgüvenle yüzünüze vuracaktır. Kendisi tam açıklayamasa da, dünyada perde arkasında ABD karşıtı küresel dış güçlerin büyük oyunları dönmektedir. Ve Trump bu oyunların önündeki tek engeldir. New York'u, Los Angeles'ı, Boston'ı, San Francisco'yu, Chicago'yu, yani gerçekte Amerika'yı Amerika yapan şehirleri hem de Amerikan milliyetçiliği adına nasıl düşman gördüklerine hayretle tanık olabilirsiniz.
Fakat, destekçisi yığınların aksine liderler, ağızlarından çıkan bu hamasi, coşkulu sözlerin gerçekliğiyle çok ilgili değiller. Hayatta samimiyetle ilgilendikleri tek gerçek, kişisel iktidarlarının devamı. Hem de hayatları boyunca devamı…
Bunun için de neredeyse tamamı, liderliklerini, ülkelerinin ikbali ile özdeşleştiriyorlar. Onlar başta oldukça ülke var olacak, onlar liderlikten giderse ülke çökecek ve düşmanlara yeniden yem olacak. Lider, kaderin, ülke için seçtiği, alternatifi olmayan tek kişidir.
Game of Thrones dizisinde krallığın istihbarat yetkilisi Lord Varys, diziyi başından sonuna kadar seyretmemin en önemli nedeni olan ve Peter Dinklage'ın muazzam bir oyunculukla canlandırdığı Tyrion Lannister karakteri ile bir dertleşmesinde, "Bütün ömrüm farklı tiranlara hizmetle geçti. Hepsi, kendisini, kaderin seçtiği ve özel bir rol yüklediği özel şahsiyetler olarak görüyordu" diye yakınıp sözü o günlerde hizmetinde olduğu Kraliçe Daenerys'e getirir: "O da kendisini, hepimizi kurtarmaya gelmiş özel biri olduğuna inandırmış". Lord Lannister, dostunun endişesini abartılı bulur. Çünkü çok yakından tanıdığı, ezilenlere duyarlı olduğuna defalarca tanık olduğu Kraliçe Daenerys'in diğer tiranlardan farklı olduğuna gerçekten inanmaktadır. Ta ki, Daenerys'in iktidarı için binlerce sivili tereddütsüz yok edişinden sonra, cesetler ve enkaz üzerinde yaptığı zafer konuşmasında, bunun daha başlangıç olduğu ve yoluna çıkan herkesi böyle ezeceği ilanını dinleyinceye kadar... Tyrion Lannister, problemin, liderin kim olduğunda değil, kim olursa olsun fark etmez, tek bir insanın, karşı konulamaz, denetlenemez, sorgulanamaz böylesi bir güce sahip olmasından kaynaklandığını anlar ama artık çok geçtir.
Demokrasinim günümüzde ürettiği otokrat liderlerin bir çoğu, kişisel kariyeri ile ülke çoğunluğunun mensubu olduğu dinin akıbetini de özdeşleştirmiş halde. 'Dinin yaşayan son kalesi' oldukları, propaganda kampanyalarının asli iddialarından biri. Lider iktidarından olursa, bu sadece ülkenin değil, mensubu oldukları dinin de sonu olacak.
Uzun yıllar Moskova'da gazetecilik yapan Susan Glasser, Putin'in kendisini, Rusya'nın birkaç yüzyıllık makus talihini değiştirip yeniden cihanın emperyal hakimi yapacak 21'nci yüzyılın 'Çar Petro'su olarak sunduğuna dikkat çekiyor. Dünyanın önemli bir kısmınca 'Deli Petro' ve Ruslarca 'Büyük Petro' olarak isimlendirilen Çar Birinci Petro'ya atıfla... Putin, fiziksel ve liderlik olarak sürekli güç ve maçoluk gösterisi yapmaya fetiş düzeyinde düşkünlüğü, "Ortodoksi-Otokrasi-Rusçuluk" üçlemesine dayalı kadim çarlık doktrini iddialı yönetimi ile, modern bir demokrasinin sorumlu ve hesap sorulabilir devlet yöneticisi olmaktan çok, kimsenin hesap soramayacağı bir çar, ülkeye ait her şeyi veya konumu istediğine bahşedebilen bir hükümdar havasında.
Kişilik olarak, hayatı boyunca bir karikatürden fazlası olmasına imkan vermemiş eksik donanımına rağmen Trump da, kendisini sorgulanamaz, eleştirilemez kılacak böylesi bir tarihi rolü inşa etmeye çalışıyor. Evanjelist destekçileri, Donald Trump'ın İncil'de bahsedilen Büyük Kral Kiros olduğuna inandıklarını birkaç yıldır dile getiriyorlardı. Trump kendisi de artık Twitter'dan bu koroya katılıyor. 2008 seçiminde Liberteryan Partinin başkan adayı da olan aşırı sağcı Wayne Allyn Root'un 2019 Ağustos ayında attığı ve Trump'ı, "Tanrının (İsa'nın) yeryüzüne ikinci gelişi" olarak nitelediği sözlerini teşekkür ederek Tweetleyen Trump aynı günkü bir başka açıklamada da, kendisinin "Tanrı tarafından gönderilmesi beklenen kişi" olduğunu söylemekten çekinmeyecekti. Destekçileri de artık, "Trump'a muhalefetin, Tanrıya muhalefet olduğunu" açıkça savunacak kadar rahatlar bu konuda.
2000'lerin başında, Avrupa'nın yükselen yıldızı Macaristan'da iktidara gelip, birkaç yılda yeniden içe kapanık, ekonomisi gerileyen, otoriter bir doğu Avrupa ülkesine dönüştüren Viktor Orban, kendisini, “Hristiyan Avrupa'nın son umudu” olarak görüyor. Orban düşerse Macaristan düşer, Macaristan düşerse Hristiyanlık düşer. Orban, "Hristiyanlığın bugün dünyanın en mazlum inancı olduğu ve dünyada en fazla zulme maruz kalan din olduğu gerçeğinin", Avrupa Birliği ve "solcu liberal ikiyüzlülerce" görülmediğini savunuyor. Kendisinin 'dünya mazlumlarının en büyük sesi' olduğunu iddia ediyor. Orban, yönetiminin ana görevini, "Macaristan'ın ve Avrupa'nın Hristiyan kültürünü korumak" olarak tanımlıyor. Konuşmalarında yüzlerce kez, dünyadaki en büyük tehdidin de İslam ve Müslümanlar olduğunu belirtti. Buna rağmen, yaşadığımız tuhaf zamanların bir ironisi olarak İslamcı otoriter liderleri arasındaki dostları, Hristiyan nüfuslu ülkelerin liderleri arasındaki dostlarından çok daha fazla.
İngiltere'de iktidardaki muhafazakar parti üzerinde etkili bir güce dönüşmüş Brexit hareketinin lideri Nigel Farage, Hristiyanlığın, İngiltere'nin geleceğinin en önemli parçası olduğunu belirttiği konuşmasında, "Birleşik Krallık bir Hristiyan devletidir. Devletin her kademede bütün kurumları Hristiyanlığa göre konumlanmalı. Diğer partiler, dinimizi marjinalize ediyor. Bir tek biz savunuyoruz. Her politikamızı Hristiyan değerlerimize göre yapacağız" beyanında bulunuyor.
Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro, seçildikten hemen sonra, Bolsanoro'yu 'Allah'ın iradesinin tecellisi' ilan eden ve seçimi 'Kutsal Haçlı Seferi' diye niteleyen muhafazakar yorumcu Filipe Martins'i başdanışmanı olarak atadı. Bolsonaro da, tıpkı, Trump, Orban, Avrupa aşırı sağı ve Putin gibi modern çağın birbirini denetleyen kurumlar üzerine kurulu devlet anlayışından hazzetmiyor ve Orta Çağ Avrupasına ayrı bir bağlılığa sahip. Kendi meşruiyetini de bunun üzerine kuruyor. 2018 Eylül ayında, "Bu laik devlet hikayesine artık yer yok, Brezilya bir Hristiyan devlettir" diye konuşacaktı. Laiklik, "küresel güçlerin Brezilyayı yozlaştırma ve kimliğini yok etme çabasının" bir ürünüydü. Seçim kampanyası sloganı ise, Nazilerin, "Her şeyden önce Almanya" sloganının farklı versiyonu olan "Her şeyden önce Brezilya, Her şeyden üstte Tanrı" şeklindeydi. Doğal olarak Bolsonaro'nun Brezilyası da Trump'ın hayalindeki Amerika gibi, vatandaş olan herkesin değil, 'milletin hakiki evlatları' dediği mevhum 'beyaz' bir kitlenin ülkesi... Nitekim Bolsonaro, Campina Grande'deki seçim mitinginde, "Milletin Brezilyasını inşa edeceğiz. Azınlık çoğunluğa tabi olmalı. Ya buna uyarlar veya defolup giderler" şeklinde konuşacaktı. Azınlık dedikleri ise, kıtanın gerçek yerlisi olan Kızılderili kabileleri, yüzyıllar önce Brezilya'ya zorla getirilmiş ve Brezilyayı Brezilya yapan kölelerin çocukları ile, bu politik saçmalığın nasıl küresel bir salgın olduğunu görecek kadar dünyayı takip eden eğitimli kentli Brezilyalılardı. Bu azınlıklar, ülkeyi yöneten güçler değildi. Hiç olmadılar. 'Tabi olmaktan' kastı, bu azınlıkların kamusal alandaki görünürlüklerini bırakması...
Hindistan'da ise Bollywood aktörü Rajinikanth Chennai, Keşmir'i ilhak politikasını çok beğendiği başbakan Narendra Modi'yi geçtiğimiz Ağustos ayında, Hindu tanrısı "Krişna'nın yeniden tecellisi" olarak vasıflandıracaktı. 65'nci doğum gününde ise Modi'ye bir başka Hindu tanrısı Vişnu'nun avatarı olarak ibadet edildi. Hindistan genelinde birçok Hindu tapınağına Modi'nin ikonaları da dua edilecek tanrı heykeli olarak yerleştiriliyor. Modi'ye karşı çıkmak artık Hindu tanrılarına karşı çıkmak olarak lanse ediliyor. İktidardaki Hindistan Millet Partisinin(BJP) birçok yöneticisi son bir yılda değişik açıklamalarında Modi'ye dini ve ilahi ünvanlar atfettiler. Hindu dincisi ve milliyetçi tabanı Modi'yi, "Akhand Baharat (Bölünmemiş Hindistan)" idealini nihayet gerçekleştirecek bir tanrı reenkarnasyonu olarak görüyor. Akhand Baharat, bugünkü Afganistan ve Pakistan'dan Bangladeş'e, Myanmar ve Nepal'den Sri Lanka'ya bütün alt kıtayı Hindu dini kimliğinin bölünmez vatanı olarak görüyor. Müslüman ve Hristiyan Hindistanlıların ise Ortadoğu'ya gitmesi gerektiğini savunuyor.
İsrail'de Netanyahu son iki seçim kampanyası boyunca kendisini "Yahudiliğin son umudu" ve İsrail'in "vazgeçilemez lideri" olarak sundu. Kendisi de birçok destekçisi de, "O düşerse İsrail de, Yahudilik de düşer" savında. Tıpkı Modi, Orban, Trump, Bolsonaro ve diğer birçok popülist lider gibi 'laik devlet'i İsrail'in önünde bir engel olarak görecek kadar aşırı sağa savrulmuş durumda. Tıpkı Trump gibi, inançlı bir yaşamı olmaktan çok uzak olduğu halde, tıpkı Trump gibi iktidarını pekiştirmek için, İsrail'i açık bir teokrasiye dönüştürmek isteyen fanatik dincilerle seçim ittifakları kurmaktan çekinmedi. Netanyahu'nun muhalifi olan Yahudi çoğunluğun payına ise, 'özünden nefret eden Yahudi' suçlamasından başlayıp, "İsrail'in ve Yahudiliğin düşmanı" ve "din-vatan hainliğine" uzanan bir yelpazede yaftalar düşüyor.
Neopatrimonyalizmin doğuşu
Demokrasilerin ürettiği bu yeni dalga otoriterler ve popülist liderler, yepyeni bir durumla karşı kaşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Bazı politik bilimcilere göre, aslında tarih kadar eski bir yönetim tarzının, yani 'patrimonyalizm'in modern versiyonu ile karşı karşıyayız.
Patrimonyalizm, Max Weber'in 1922 tarihli Ekonomi ve Toplum çalışmasında literatüre kazandırdığı bir kavram. Patrimonyal düzende lider, otoritesini, tepesinde kendisinin olduğu bir kişisel çıkar ağı kurarak yürütür. Liderin altındaki çarkın dişlilerinin sadakati, liderin, onlara sunduğu ihsanlarla (toprak, kamu ihaleleri, makam, yolsuzluklarına, suistimal, suçlarına göz yumulması vs) sağlanır.
Politik bilimci Nathan Quimpo, patrimonyalizmi, 'hükümdarın, kamusal olan ile şahsi olanı ayırt etmediği ve devletin bütün imkanlarını, işlerini, şahsi imkanı ve işi gibi gördüğü yönetim' olarak tanımlıyor. Patrimonyal düzende devlet başkanı, kişisel cüzdanı ile hazine arasında hiç bir fark görmez. Hazineyi kendi kişisel lüks giderleri, siyasi ve kariyer çıkarları için rahatça ve çekincesiz kullanabilir. Bu bakış, lidere sadık bütün devlet kadrosu için de aynen geçerlidir. En küçük ilçedeki yetkiliye kadar kimse, şahsi cüzdanı ile emrindeki kamu imkanları arasında bir fark görmez. Normal bir demokraside yolsuzluk, suistimal, zimmet, rüşvet olarak görülecek her şey, yaygın ve olağan bir uygulamaya dönüşür.
ABD'deki en kıdemli Sovyet uzmanlarından biri olan Profesör Richard Pipes ise, patrimonyalizmi, 'egemenlik hakkı ile sahiplik hakkının farkları anlaşılmayacak kadar iç içe geçtiği, politik yetkilerin bir işyerinin sahibinin kendi işyerinde yetkilerini kullanması gibi kullanıldığı düzen' olarak tanımlıyor.
Ağalık da dar alanda bir patrimonyal yönetim şeklidir. Ağa ve ailesi, kutsaldır, dokunulmazdır, liderlikleri tartışılmazdır. Aşiret üyeleri, bütün emekleri, konumları, toprakları ve malları ile ağaya aittir. Ağa, köylülerin emekleriyle ürettiğini istediğine verir, istediğinden alır. Ağanın keyfiyetini sorgulamak en hafif tabirle, onun verdiği rızka "nankörlük", en ağır haliyle aşirete ihanettir. Ağalığın daha geniş alandaki formu sultanlıktır. Ki zaten Weber, bir başka yerde patrimonyal yönetime 'sultanizm' de der.
İşte, 'neopatrimonyalizm' kavramının doğmasının sebebi de budur. Sosyolog Shmuel Eisenstadt, 1973 yılında yazdığı bir makalede, geçmişteki feodal beyler, krallar, padişahlar, sultanlar, ağaların geleneksel patrimonyalizmini, normalde böyle davranmanın anayasal suç olması gereken modern demokrasilerdeki patrimonyalizmden ayırmak için, bu ifadeyi kullanacaktı.
Neopatrimonyalizm, literatüre güçlü şekilde 1980'li yıllarda girdi. Afrika'nın kolonyalist güçlerden bağımsızlıklarını yeni kazanmış birçok genç devletinde 'seçimlerle' ortaya çıkan lider kuşağının ortak özelliklerinin politik bilimcilerin dikkatini çektiği dönemde (Sonraki onyılda genç Afrika 'demokrasilerine' bu konuda, Sovyet despotizminden kurtulup "demokrasi nimetiyle" tanışan Orta Asya ülkeleri de katılacaktı).
Afrika'daki yönetimler konusunda dünyada en yetkin politik bilimcilerden biri olan Michael Bratton ile Cornell Üniversitesi politik bilim profesörü Nicolas van de Walle'nin 1994 yılında yayınladıkları ünlü makale, Afrika'nın otoriter liderlerinin temel karakteristiğini 'neopatrimonyalizm' olarak adlandıracaktı.
Van de Walle ile Bratton makalelerinde, "Neopatrimonyal rejimde lider, otoritesini, patronaj düzeni aracılığıyla sürdürür, ideoloji veya mevzuata dayanarak değil" diye yazdılar ve eklediler, "Bu rejimde yönetim hakkı bir şahsındır, bir makamın değil".
Bu iki politik bilimcinin tanımladıkları neopatrimonyal düzende, politik ve bürokratik kadroları, anayasal düzen kültürü değil, bir şahsa sadakat ve sosyal statüsünün o şahsın liderlikte kalmasına bağımlılık haleti yönlendirir. Bu düzende, devlet kadroları için başta anayasa olmak üzere mevzuatın ve anayasal kurumsal yapının hiçbir önemi yoktur. Hepsi göstermeliktir. Parlamentodan, yargıya, ordudan polis gücüne kadar bütün devlet aygıtları, anayasaya, millete, ülkeye değil sadece ve sadece lider ve ailesine sadıktır. En yüksek otorite liderin talimatlarıdır.
"Lider, devletin tüm makamlarını, halka ve ülkeye hizmet düşüncesiyle değil, kendi kişisel ikbal ve çıkarının gereklerine göre doldurur". Yine neopatrimonyal düzende, "şahsi çıkar ile kamusal çıkar arasındaki farkın görülmesini imkansız kılacak bir bulanıklık oluşturulur". Devletin kasası ile liderin kasası arasında hiçbir sınır kalmaz. Bu düzende, kamudaki her yetkili, yapması gereken her şeyi, kişisel bazı çıkarlar (üst makama gelmek, koltukta kalmak, aday listesine konmak, ihale, komisyon, hisse, rüşvet vs) karşılığında yapar. Maddi çıkarlar elde eden her 'müşteri', bu 'politik' düzenin sadık bir savunucusu haline gelir.
Neopatrimonyal düzende yolsuzluk, bireysel bir kanunsuzluk olmaktan çıkar, sistemli bir hükümet uygulamasına dönüşür. Afrika ülkelerinin hazineleri, on yıllarca neopatrimonyal liderlerin kişisel kumbarası gibi oldu. Örneğin O dönemdeki adı Zaire olan Demokratik Kongo Cumhuriyetinin devlet başkanı Mobutu Sese Seko, 1970'lerde kendisine kıyafet almak için bile Paris'e süpersonik Concorde uçak kaldıracak kadar pervasızlığıyla hatırlanıyor. Sese Seko'nun ailesi, devlet kurumlarının parasını ve hatta merkez bankası rezervlerini istedikleri gibi harcayabiliyorlardı. Çocuklarının, kişisel harcamaları için Merkez Bankasından sadece 1977 yılında çektikleri para 71 milyon doları bulmuştu. Rusya'da Putin, 2014 yılı kış olimpiyat oyunları için tüm zamanların rekorunu kırarak 50 milyar dolardan fazla para harcayacaktı ve bu paranın üçte ikisi, Rusya'daki birçok ihaleyi alan Putin'in eski KGB arkadaşlarının firmalarına gidecekti. Uluslararası Şeffaflık Derneğinin raporuna göre Macaristan'da 2018 yılındaki bütün kamu ihalelerinin en az yarısında sadece tek bir teklif yer aldı ve ihaleyi kazandı. Orban da, tıpkı Putin, Modi, Duterte ve diğerleri gibi, kendisine bağlı dar bir işadamı grubu ile kamunun bütün harcamalarını yeniden kendisine ve sadıklarına kazandırıyor. Bunu da, 'onlara karşı güçlü olmalıyız' şeklinde meşrulaştırıyor.
Neopatrimonyal rejimi sürdüren çıkar ağına dayalı yönetim tarzı, aslında en büyük zaafiyetinin de kaynağıdır. Neopatrimonyal düzen, istisnasız olarak, sürekli ekonomik gerileme ve kronik mali kriz üretir. Halkına müreffeh bir yaşam sağlaması imkansızdır. Lider ise, ekonomi her gün bir öncekinden daha kötüye giderken, kurduğu sistemin devamını sağlamak için kişisel, grupsal sadakatleri ödüllendirmeye devam etmek zorundadır. Bundan vazgeçemez. Çünkü, 'çıkar', liderin çarkının bütün dişlilerini çalıştıran yegane motivasyondur. Lider, etrafındaki ağın, devlet iktidarı, devlet imkanları, makam ve rant paylaşımı yoksa, bir saniye bile yaşamayacak bir ağ olduğunun farkındadır. Ama ekonomi daraldıkça bu adaletsiz çıkar dağılımına toplumun diğer kesimlerinin duyacağı tepki de kaçınılmaz olarak büyür. Her neopatrimonyal düzende, bu yüzden, sosyal kaos kaçınılmazdır.
Bunun için de, neopatrimonyal liderler, 'ülkemizi sömürmek isteyen dış güçler, çıkarlarının önündeki en büyük engel olan lideri devirmek için ülkemizi karıştırmak istiyor' iddiasının sürekli canlı tutmaya çalışır. Böylece, lidere her gerçek eleştiri ve muhalefet, kolayca 'dış güç taşeronluğu', 'vatana ihanet' olarak lanse edilebilir.
Neopatrimonyalizmin ilk ortaya çıktığı Afrika'da, sömürgecilik hâlâ yaşayan bir hatıra olduğu için, diktatör liderler, on yıllarca kendi muhaliflerini, eski sömürgeci güçlerin taşeronları olarak yaftalamayı kolayca başarabildi. Örneğin, sosyalist lider Robert Mugabe, seçildiği 1980 yılından, 95 yaşında zorla devlet başkanlığından uzaklaştırıldığı 2017 yılına kadar geçen 37 yıl boyunca, kendisine her muhalefeti, Zimbabwe'yi yeniden sömürge yapmak isteyen Batılı güçlerin piyonları olarak yaftalayacaktı. Bu 37 yılda Mugabe, ezilen halkın temsilciliğinden, dünyanın en zengin devlet başkanlarından birine dönüşürken, Zimbabwe halkı dünyanın en yoksul uluslarından birine dönüştü.
Güney Afrikalı politik bilimci William Gumede, 2017'de yayınlanan makalesinde şöyle yazıyor:
"Birçok Afrika lideri, yıllarca, sömürgeci güçler ülkeyi yeniden sömürge yapmak için ülkemizi istikrarsızlaştırmak istiyor öcüsünü, başarısızlığın, berbat yönetimin ve yolsuzlukların yegane sebebi olarak gösterdi. Koloni güçleri, lideri koltuğundan ederek, yeniden ülkenin yer altı kaynaklarının sahibi olmak istiyor korkusunu hep canlı tuttular".
Gumede'ye göre, 'yarı-doğrular' veya 'doğruymuş görünen desteksiz iddialar', halkın bir kesiminin sürekli ikna olmasını sağladı. Jacob Zuma'nın, makalenin yayınlandığı günlerde partisinin gençlik kolları toplantısındaki bir konuşmasına sözü getiriyor Gumede:
"Zuma, bu ülkede ekonomi ırksal öğelere göre yapılandırılmıştı, biz bunu yok etmenin mücadelesi içindeyiz, diyor. Bu elbette ki doğru. Ama Zuma, ekonomideki ırk ayrımcılığını sadece, ailesi, kadrosu ve müttefikleri dahil dar bir siyah elit grubu için kaldırdığından, siyahların çok büyük kesimini aynı yoksulluğun pençesinde bırakmaya devam ettiğinden bahsetmiyor."
Afrika dışındaki neopatrimonyal rejimler ise, kim olduklarını asla somut olarak açıklamadıkları, 'küresel güçler' veya '13 aile' gibi komplo teorileri ile, öcü boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Neopatrimonyal lider dalgasının, 'dış güçler ülkemizi karıştırıyor' iddiasının "delil" ihtiyacını en kolay karşılayan isim ise hiç şüphesiz 'Soros'. Forbes'un zenginler listesinde 178'nci sırada yer alan Amerikalı yatırımcı George Soros'un desteklediği vakfın, 'basın özgürlüğü', 'protesto hürriyeti', 'şeffaflık' ve 'hukuk devleti' savunuculuğuna soyunması, bu kavramlardan çok da hazzetmeyen neopatrimonyal yönetimler için, kendi toplumlarından yükselen böylesi her talebi, 'Soros'un talebi' ve dolayısıyla da 'küresel dış güçlerin isteği' olarak yaftalamasına zemin hazırlıyor. İstisnasız hepsi, kendi icraatlarının ürünü olduğu çok açık krizlerde bile, "asıl suçlu" olarak, Soros'u gösteriyor. Trump'tan Netanyahu'ya, Modi'den Orban'a, Hamaney'den Bolsonaro'ya kadar, "Soros'un ülkelerini yıkmaya çalıştığını" iddia etmeyen popülist lider yok.
Profesör Bratton ve Van Walle, neopatrimonyal rejimlerin, 'millet' ve 'milli irade' edebiyatını dillerinden hiç düşürmedikleri halde ironik olarak sivil toplumu nasıl yok ettiklerine de dikkatimizi çekiyor. Ona göre, şahsının iktidarına karşı potansiyel taşıyabilecek her şeye duyarlı neopatrimonyal lider, toplumda, kontrolü altında olmayan hiçbir merkez istemediği için bütün sivil örgütlenmelere iki seçenek sunar: Koşulsuz biat, devlet gücüyle ezilerek yok edilme. Neopatrimonyal liderin liderliği güçlendikçe, seçimlerin, meclislerin, siyasal partilerin, sendikaların, stk'ların güçleri hızla erir. Zirve noktası ise Türkmenistan'ın seçilmiş devlet başkanı gibi olmaktır. O noktada lideri açıktan eleştirmemek de yetmez. Muhalefet partileri de dahil, lideri açıktan savunmayan, övmeyen kimse politikada, kamusal konumda, ticarette, sosyal statüsünde kalamaz.
Walle ve Bratton'un Neopatrimonyal rejimin doğası ile ilgili dikkatimizi çektiği bir başka detay ise, bu rejimin yönetim mekanizmaları içindeki saflaşmaların niteliği. İki profesöre göre, neopatrimonyal rejimde saflaşmalar, 'şahinler – güvercinler' veya 'muhafazakarlar – liberaller' gibi bakış, üslup, yaklaşım farklılıklarından oluşmaz. Politik pozisyonlarını belirleyen tek motivasyon, patronaj sisteminin içinde olmak veya dışlanmak. Yönetici daireden dışlandığı ve bir daha sistemin içine giremeyeceğini düşünen her üye, muhalif zemin için potansiyel yapı taşı olur. Neopatrimonyal rejimlerde üst düzey makamlarda sürekli işten almaların ve yeni atamaların yapılmasının nedeni de budur. Lider, "yakın zamanda bahşedilebilir makam, statü, adaylık" beklentisini diri tutarak kadrosunun sadakatini besler. 'Kabinede değişiklik hazırlığı', 'X kurumunun yönetiminde değişiklik hazırlığı', 'erken seçim' kulisleri hiç eksik olmaz. Yine lider, kendisi dışında ikinci bir kişinin güçlenmesini engellemek ve asıl patronun kim olduğunu göstermek için de, üst düzey makamlardakileri dönüşümlü olarak değiştirir.
Neopatrimonyalizm, onlarca yıl, zaten, kabile şefliğinin ve kişi kültünün görece yüksek olduğu Afrika'da uygulandığında çok fazla dikkat çekmemişti. Afrika politikası konusundaki en uzman isimlerden biri olan Cambridge Üniversitesi profesörü Christopher Clapham'ın 1990'ların başında neopatrimonyalizmi, 'otoriterliğin en sessiz formu' diye nitelemesinin nedeni buydu. Ancak, neopatrimonyalizm, son 10 yılda görece kentlileşmiş, sanayileşmiş, eğitim düzeyi yüksek demokrasilerde de ortaya çıktıkça, günümüzde otoriterliğin en gürültülü, en dikkat çekici formuna dönüştü.
Öyle ki, dünyanın en güçlü demokrasisi için bile 'neopatrimonyalizm' ciddi bir olasılığa dönüşmüş durumda. Van de Walle, 2017 yılında gazeteci Zack Beauchamp'a verdiği bir demeçte, Donald Trump'ı kast ederek, "Görevdeki başkanın neopatrimonyal bir yönü var. Monarşik temayülü var" diye uyaracaktı.
5 Şubat 2020 günü Senato'nun da aklamasından sonra Trump'ın, arkadaşı hakkındaki bir ağır ceza davasına hem de Twitter üzerinden müdahale edebilme cüreti bulması da oldukça alarm verici. Tıpkı aynı günlerde istihbarat başkanlığına, şahsına, ABD anayasasından daha çok sadık olacak bir politik ismi ataması gibi… Cumhuriyetçi Partiyi tamamen kendisinden ibaret hale getirmenin avantajıyla Kongre'yi, art arda yaptığı atamalarla yargı erkini adım adım işlevsiz hale getiriyor. Devlet gücünü, Amerikan tarihinde görülmemiş ölçüde, seçime etki etmek için kullanacağını gösteriyor.
Sopranos dizisinde Tony Soprano'nun, psikiyatristine, "Ters bir Kral Midas gibiyim. Dokunduğum her şey çöpe dönüşüyor" diye yakınması gibi, Neopatrimonyal liderlerin de, 'millileştiriyoruz' iddiasıyla kişisel egemenliklerine alıp da birer çöpe dönüştürmedikleri bir kurum kalmıyor.
Sovyet sonrası Orta Asya cumhuriyetleri konusundaki çalışmalar yapan, Toronto Üniversitesi otoriter yönetimler uzmanı Seva Gunitsky'nin, neopatrimonyal düzen oluşması sürecini bir tür darbe olarak nitelendirmesi bundan. Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması, yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor. Anayasal kurumlar hızla erimeye başlıyor:
"Kurumların bu şekilde hızla erozyona uğraması, günlük olarak gözlemlenecek açıklıkta olmuyor. Yani, silahlı kişiler gönderilip, televizyonlar ele geçirilmiyor. Bir gece her yere baskın yapılıp sokağa çıkma yasağı ilan edilmiyor. Birbirinden bağımsız olması gereken kurumları ayıran çizgiler, adım adım ilerleyen bir süreçte neredeyse görünmez hale getiriliyor".
Bugünlerde bütün dünya, yeni bir demokratik eğitimden geçiyoruz. Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, milli iradenin en yüksek tecelligâhının devlet başkanı değil parlamento olması, hukukun üstünlüğü, üniversite, basın ve protesto özgürlüğü gibi kurumlar niçin oluştu yeniden hatırlamaya başlıyoruz.
Efsane aktör Jimmy Stewart, demokrasinin en kara günlerinde, 1939'da çekilen Mr. Smith Washington'a Gidiyor filminin en etkileyici sahnelerinden birinde Senato'ya hitap ederken, "Hiçbir şey için çok geç değil. Büyük ilkeler, bir kez inkişaf etti mi bir daha kaybolup gitmezler. O ilkeler hâlâ gözümüzün önünde. Sadece yeniden görmeye ihtiyacımız var" diye konuşmuştu.
Harvard Üniversitesi tarih profesörü Jill Lepore, New Yorker dergisinin 3 Şubat sayısında bu ünlü sahneyi de hatırlattığı yazısında, 1930'larda herkesin demokrasinin bir daha dirilmemek üzere öldüğü düşüncesinin yaygınlaştığı günlere götürüyor bizi ve demokrasinin ünlü paradoksuna dikkatimizi çekiyor. Demokrasiyi savunmanın en iyi yolu, yine demokrasiyi eleştirmek ve demokrasinin ortaya çıkardıklarına itiraz etmek. Mükemmel bir demokrasi geçmişte yoktu zaten. Onu en uygar yönetim şeklinde dönüştüren ve sürekli geliştiren şey, hep insanların yine onun ürettiği sorunlara karşı mücadelesi oldu.
İkinci Dünya Savaşının şiddetlendiği 1943 yılında yazar E. B. White, Amerikan propaganda organizasyonu Savaş Yazarları Kurulundan, 'bize demokrasiyi tarif eder misiniz?' sorusu içeren bir mektup alacaktı. Usta yazar, "Demokrasi, maçın 89'ncu dakikasıdır. Henüz ispatlanması tamamlanmamış bir fikirdir. İnsanlığın dinlemekten henüz bıkmadığı bir şarkıdır. Savaşın Yazarları Derneğinin bile, savaşın ortasında bir sabah, ne olduğunu merak ettiği şeydir" diye yazacaktı yanıtında. "Demokrasi, bir zamanlar insanlık için bir anlam ifade ediyordu" diyor Profesör Lepore, "Hâlâ çok ciddi bir anlam ifade etmeye de devam ediyor".
https://t24.com.tyazarlacemal-tuncdemineopatrimonyal-liderler-cagi-ve-demokrasi,25807
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.09 00:25 karanotlar Sosyalizm için uzaylılarla ittifak! - Kavel Alpaslan

Sosyalizm için uzaylılarla ittifak! - Kavel Alpaslan

https://preview.redd.it/2yk7srphasf41.jpg?width=736&format=pjpg&auto=webp&s=42a3ab8cf60e11edb2bfed1b64efd84c55ac0118
Nükleer savaşla birlikte dünya nüfusunun neredeyse yarısı yok olacak ve böylece yeni bir toplum yapısı meydana gelecek... Yoksulluğu ve kapitalizmi yenmek için uzaylılarla işbirliği yapılacak... İnsanlar yunuslarla iletişim kurmayı başarınca devrim saflarına diğer canlılar da katılacak.... Tüm bunlar, bir bilim kurgu romanını heyecan verici kılmak için yeter de artar. Sanki Douglas Adams, Otostopçunun Galaksi Rehberi kitabına bol keseden toplumsal mücadele ve sınıf savaşımı eklemiş gibi! Fakat bunlar, Arjantinli J. Posadas'a ait ciddi politik düşünceler...


Günümüzde Posadizm, büyük ölçüde ‘meme‘ kültürü olarak karşımıza çıkıyor. Hoş, bu mizahı çevirenlere kim ‘haksızlar’ diyebilir ki? Oysa bu hareket sahiden sıradışı bir geçmişe sahip. Mesela Küba devrimi gibi tarihi anların içinde bulunmuş ve nükleer savaş kışkırtıcılığı ile suçlanmışlar. Liderlerine oldukça bağlı olan Posadistleri anlamak için biz de J. Posadas’ın hikayesinden başlayalım. Latin Amerika’daki önemli Troçkist liderlerden biriyken Posadas’ı, kendi ismini taşıyacak akıma doğru iten nedenler neydi? Uzaylıların komünist düşünceyi dünyaya yayacağını nasıl mümkün görüyordu?

Asıl adı Homero Rómulo Cristali Frasnelli olan Posadas, çoğu Arjantinli gibi İtalyan asıllı bir ailede dünyaya gelir. Gençlik yıllarında, önemli bir futbol kulübü olan Estudiantes’de forma giyer. Daha sonra bir kunduracıda çalışmaya başlar ve takibindeki dönemde dahil olduğu sendikacı hareketle birlikte devrimci mücadele ile tanışır. Ekim Devrimi’nin lider kadrosundan Lev Troçki’nin kurucusu olduğu ve Arjantin’de güçlü bir örgütlenmesi olan Dördüncü Enternasyonal’e katılır.

Kıtada Küba Devrimi süreci başlayınca Posadas, Fidel Castro’nun tarafında yer alır, hatta hareketin fiili bir ayağı da Küba’da oluşur. Fakat Castro yönetimini ‘fazla ileri gitmemekle’ eleştirirler ve araları bozulur. Ernesto Che Guevara daha sonra onlar için, “Karşı devrimci davranıyorlardı” diyecektir. Tabii bu polemik devrimin ardından Küba’nın Sovyetler Birliği ile ilişkileri ve diğer Marksist ekollerle yaşadığı tartışmalarla birlikte ele alınmalı. Biz 1960’ların başlarında Posadistlerin Dördüncü Enternasyonal’den de ayrılarak kendi ‘Dördüncü Posadist Enternasyonal’lerini kurduklarını söyleyerek devam edelim. Hareket, büyük ölçüde Arjantin, Uruguay ve Bolivya’da varlığını gösterir. Her ne kadar Posadas’ın ölümünün ardından çoğu yerden silinseler de bugün hâlâ Uruguay’da bir parti Posadist fikirleri savunuyor. İngiltere’de de Posadist bir örgüt bulunuyor…

‘NÜKLEER SAVAŞ’ STRATEJİSİ

Şimdi gelelim yazının odağını oluşturan Posadist fikirlerin ne olduğuna. Aslında bu hareket ‘ortodoks’ bir bakışa sahipti. Ancak diğer Troçkist akımlardan tamamen kopup kendi yollarına gitmelerindeki en önemli nedenlerden biri, ‘nükleer savaş’ üzerine muhtemelen dünyada pek az kişinin savunduğu bir fikri öne sürmeleridir. Posadas, olası bir nükleer savaşı, ‘kapitalizmin silinmesi için’ bir fırsat olarak görür. I. Dünya Savaşı’nın Sovyetler Birliği’ni yaratması ve II. Dünya Savaşı’nın yeni sosyalist devletlerin varlığına imkan vermesinden yola çıkarak büyük felaketlerin işçi devleti kurmaya neden olabileceğini öne sürer. Fakat kendilerinin ille de nükleer savaş arzulamadıklarını, sadece ‘krizi fırsata çevirmek üzere’ hazırlıklı olmak gerektiğinin altını çizer. Tabii Posadistlerin niyetlerine dair aksini iddia edenler de var.

Hikayenin en vurucu kısmına gelecek olursak, Posadistlerin ‘uzaylı yoldaşlarından’ bahsetmeye başlayabiliriz. 1968 yılında yazdığı bir metinde Posadas, konu hakkında görüşlerini oldukça açık bir şekilde belirtiyor. Ona göre ‘uzaylıların farklı koşullarda gelişen toplumsal yapıları olması, ortaya çıkan düzenin, dünyadaki kadar mücadele gerektirmeyişiyle açıklanabilir. Bu nedenle yaşamak için öldürmeye endeksli, agresif bir şekilde gezegenimize gelmek zorunda değiller. Sadece gözlemlemeye gelip bizden halihazırda haberdar olabilen bu uzaylılarla yoksulluğun kökünü kazımak için işbirliği yapabiliriz.’

NE SAĞ SAPMA NE SOL SAPMA!

Posadas, düşüncelerini şu sözlerle açıklıyor: “Eğer varlarsa, dünyadaki sorunları çözmek üzere onlara çağrılarda bulunmalıyız. Temel amaç, yoksulluğu, açlığı, işsizliği ve savaşı yok etmek, herkese insan kardeşliği temelli onurlu bir yaşam sunmak üzere araçlar sağlamaktır. (…) Buraya geldiklerinde yoksulluğu bastırmak için Dünya sakinleriyle birlikte müdahale edip işbirliği yapmak üzere diğer gezegenlerdeki varlıklara başvurmak zorundayız. Onlara bu çağrıyı yapmalıyız. Kendimizi onlara anlatabilmemiz mümkün. Tabii ki hemen anlayacaklarını bekleyemeyiz. (…) Onlarla birleşmeliyiz. İnsanlardan daha güçlü görünen onlar, gelip Dünya’nın sorunlarını çözmemizde bize yardım edecekler.”

Görüldüğü üzere, ‘dünya devrimi’, ‘tek ülkede sosyalizm’ ve ‘sürekli devrim’ tartışılırken Posadas oldukça açılmış ve ‘tek gezegende sosyalizm’ tezine karşı çıkarak fikrini belirtmiş. Buna rağmen Posadistler, sadece uzaylıları beklemek ve geldiklerinde nasıl iletişim kuracaklarına dair düşünmek üzerine kurulu bir hatta sahip değil. Normal şartlarda Marksist ‘sapmalar’, yatay bir doğru üzerinden ‘sol sapma’ ya da ‘sağ sapma’ olarak değerlendirilirken Posadizmi bir ucu yeryüzünde, diğer ucuysa evrenin bir başka köşesinde ‘dikey’ bir doğru üzerinden değerlendirmek gerekiyor herhalde…

Posadas’ın neden ‘medyatik’ bir kişilik haline geldiğini tartışmayacağız. Ama onu ‘meczup’ ilan etmek de çok doğru görünmüyor. Delice de gelse dahice de görünse toplumsal yaşama dair kuramları, tezleri, yorumları ele alırken herhalde en doğrusu önce kendi dönemiyle birlikte ele alıp daha sonra anlamlandırmaya çalışmak. Elbette bu anlamlandırma bir ‘olumlama’ olmayabilir. ancak şöyle düşünelim: Soğuk Savaş’ın yarattığı gerilim, Sovyetler’in uzayın fethine dair büyük atılımlar gerçekleştirmesi… Tüm bunlar sadece siyasileri değil, dönemin sanatçılarını da etkilemiştir. Nazım Hikmet’in yazdığı ‘uzay’ ve ‘evren’ temalı onlarca şiiri aklımıza getirebiliriz mesela. Uzayın ve evrenin Marksist düşünürler için her zaman dikkat çekici olduğu biliniyordu. Posadas ve ‘uçuk’ yorumları için de herhalde o dünya içerisinde bir anlam aramak makul görünüyor…

(Küçük bir öneri: Eğer Posadas haklıysa, uzaylılar bizi gözlemlediğinde bu yazıyla da karşılaşacaklar. Dolayısıyla Posadas’ı hafiften kollamamın temel nedeni, ne olur ne olmaz kendileriyle tersleşmek istemememdir. İntergalaktik zindanlar şimdi soğuktur, bence siz de dikkat edin.)

Kaynaklar

https://www.marxists.org/archive/posadas/1968/06/flyingsaucers.html

https://www.versobooks.com/blogs/3932-the-secret-history-of-marxist-alien-hunters

https://www.vice.com/en_us/article/dpw5aj/posadism-trotskyism-guillermo-almeyra-interview-876

https://www.bilimkurgukulubu.com/genel/inceleme/posadizm-nukleer-kiyamet-ve-uzayli-yoldasla

https://www.syfy.com/syfywire/ufos-dolphins-nuclear-war-and-communism-the-stranger-than-sci-fi-political-party

http://quatrieme-internationale-posadiste.org/EN/about.php

http://posadiststoday.com/j-posadas-on-wa

Desert Order (Strateji Oyunu)

Bu Oyunu 1 Dakika boyunca oynayın ve neden herkesin bağımlı olduğunu görünreal time strategy game, online gameDesert Order (Strateji Oyunu)

https://www.gazeteduvar.com.tdunya-forum/2020/02/01/sosyalizm-icin-uzaylilarla-ittifak-posadistle
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.19 22:51 fragmanlife Benim Adim Melek Oyunculari Kadrosu Karakterleri (Tum Oyuncular)

Benim Adım Melek Oyuncuları Kadrosu Karakterleri (Tüm Oyuncular) Benim Adım Melek dizisinin yayın tarihi belli oldu. Trt 1 Benim Adım Melek dizisini final yapan Diriliş Ertuğrul’un yerine çarşamba akşamlarına koydu. Benim Adım Melek 25 Eylül Çarşamba 20.00’de TRT 1’de ilk bölümü ile izleyicisi karşısına çıkacak.
Benim Adım Melek dizisi çekimleri 25 temmuz perşembe günü Türkiye’nin açık hava müzesi bölgesi olan Gaziantep Urfa, Mardin ve İstanbul bölgesinde çekilecek; ancak çekimlerin ana merkezi Gaziantep olacak. Benim Adım Melek dizinin başrollerinde Nehir Erdoğan ve Kutsi Uğur Yücel Kaan Çakır Şerif Sezer ve Rabia Soytürk ve Ulvi Kahyaoğlu gibi isimler yer alacak.
Benim Adım Melek dizisinin Yönetmeni Kim?
Benim Adım Melek dizisinin yönetmenliğini uzun yıllardır piyasa da olan ancak çok önemli dizilerde yer alamayan Cem Akyoldaş üstlenecek. Benim Adım Melek dizisinin müziklerini ise bir çok dizinin de şarkısını hazırlayan Aydilge hazırlayıp seslendirecek.
Benim Adım Melek Dizisi Konusu
Benim Adım Melek dizisinde Gaziantep’de doğmuş büyümüş aşık olup kendi nişanından kaçıp sevdiği adam ile Almanya’ya kaçan ancak kanser olup üç çocuğu ile yeniden baba ocağına dönen Melek’in acı dolu hikayesi anlatılacak.
Benim Adım Melek Oyuncuları Kadrosu Nehir Erdoğan (Melek) 39 yaşında olan güzel oyuncu Nehir Erdoğan son yılların başarılı dizi oyuncularından biridir. Özellikle Yabancı Damat ve İkizler Memocan dizileri Nehir ERDOĞAN’ın büyük çıkış yaşadığı diziler oldu. Aslen İzmirli olan Nehir Erdoğan 16 Haziran 1980 de hayata gözlerini açmıştır. Marmara Üniversitesinde İktisat eğitimi alan sonrasında da güzelliğini ve yeteneğini fark ederek Radyo Televizyon okumaya karar veren Nehir Erdoğan önce Koçum Benim dizisinde yer almış diziden sonra da oyunculuk eğitimleri için Amerika’ya gitmiş ve orada yaşamaya başlamıştır. Yabancı Damat dizisinde kadın başrolü teklifi alan Nehir Erdoğan Türkiye’ye dönmüş ve bir çok projede yer alarak ünlü bir isim olmuştur. Son dönemde Fi isimli internet dizisinde ve Kanal D’nin İkizler Memocan dizisi kadrosunda yer alarak kariyerinin zirvesini görmüştür. Yönetmen Ahmet Sesigürgil ile evlenmiş ancak 2017 de eşinden ayrılmıştır.
Melek kendini çocuklarına adamış vefakar bir annedir. Genç yaşına rağmen kendi istek ve heveslerinden çocukları için vazgeçen Melek’in kalbi Halil ile birlikte yeniden aşk için atacak. Alpay’a aşık olan Melek daha 19 yaşında ailesini terk etmiş ve Alpay’ın peşinden gittiği Almanya’da rezil olmuş; ama evine yaptığı hata yüzünden evine dönememiştir. Lenf kanseri olduğunu öğrenen ve çocuklarını Alpay’a kaptıran melek yıllar sonra evine dönmek zorunda kalmıştır. Melek’in ikiz olan bir kızı bir oğlu vardır bir de 5 yaşında oğlu.
Kutsi (Halil) Kutsi’yi Türkiye güzel sesi ve harika şarkları ile tanımıştır. 16 Mart 1973 de Malatya’da dünyaya gelen Ahmet Kutsi Karadoğan sektörde Kutsi olarak bilinmektedir. 2000 yılından beri 19 yıldır piyasa da oyucu, besteci ve şarkısı olarak yer almaktadır. Erol Köse tarafından sesi gark edilen Kutsi Mimarlık eğitimini yarıda bırakarak kaset çıkaran Kutsi Sinem Bayraktutar ile 8 yıllık bir evlilik yapmış bu evlilikten ise Celin Ada isminde bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Şarkıcı Cengiz Kurtoğlu’nun da desteği ile hızlı bir yükseliş yaşayan Kutsi yer aldığı Doktorlar dizisi ile oyunculukta ki yeteneğini de ispat etmiştir. Şuanda 46 yaşında olan yakışıklı oyuncu daha sonra ki yıllarda Huzur Sokağı ve Kalbimde ki Deniz gibi dizilerde de başrol olarak yer almıştır.
Şirinhanların oğlu olan Halil yardımsever ve korkusuz bir adamdır. Melek’e yıllar önce aşık olan Halil Melek’le evlenip, kendilerine ait bir baklavacı açmayı hayal ederken Melek’in onu terk edip gitmesi Halil’in hayatının dönüm noktası olur ve bir daha hiç bir kadına güvenmez. Melek’ten sonra aşka küsen Halil Melek’i aklından silip atamamıştır 20 yıl geçmesine rağmen. Melek Gaziantep’e gelince Halil ve Melek yeni bir aşka yelken açar. Yaşadıklarından sonra kendini aşka kapatan Halil Melek’in Antep’e geri dönmesi ile hayat döner.
Kaan Çakır (Alpay) Kaan Çakır’ı yeni nesil izleyici Bodrum masalı dizisinde hayat verdiği Cahit karakteri ile yakından tanıdı. 1977 de İstanbul Bakırköy’de hayata gözlerini açan Kaan Çakır lise döneminde çok başarılı bir öğrenciydi ancak tüm akademik yeterliliklerine rağmen İstanbul Üniversitesinde oyunculuk eğitimi almak için Konervatuvar okumaya karar verdi. Sonrasında Dormen Tiyatrosunda kendini geliştiren Kaan Çakır ilk olarak 1999 da Bir İstanbul Masalı dizisinde yer aldı ve beğeni topladı. SonrasındaBöyle Bitmesin ve Leyla İle Mecnun dizileri ile tanınan bir isim haline geldi. Son yıllarda ise Bodrum Masalı, Adı Mutluluk ve Diriliş Ertuğrul dizilerinde yer aldığı. Özellikle Diriliş’te hayat verdiği Ögeday Han karakter ile farklı rollerin üzerinden gelebildiğini de göstermiş oldu.
Alpay Melek’in eski kocasıdır. Başa bela bir adamdır. Almanya’da yıllarca çalışmış ama hiç bir işte dikiş tutturamamıştır Melek onu hiç sevmemiş, sevememiştir. Alpay’da sevgiyi Funda’da bulmuştur. Alpay hükümetin çocuklar için verdiği üç kuruşa tamah eder ve yalancı bir dava ile Melek’ten boşanır ve çocuk ücretlerini kendine alır.
Şerif Sezer (Nefise) 1943 Bursa doğumlu olan Şerif Sezer Türkiye’nin en yaşlı ve saygın oyuncularındadır. 76 yaşında olmasına rağmen diri duruşu ile beğeni toplayan ve hala setlerde gençlere taş çıkaran Şerif Sezer ömrünü tiyatro izleyicisine adamıştır. .Şerif Sezer özellikle televizyonda Dila Hanım, Yer Gök Aşk, Lale Devri ve Asmalı Konak gibi çok büyük işlere de kariyerinin son döneminde imza atmıştır. Özellikle tüm dünya da izlenen Karagül dizisinde hayat verdiği Kadriye karakteri ile kariyerinin zirvesine görse de 2018 ve 2019 da yer aldığı Gülizar ve Yüzleşme dizileri beklenen başarıyı yakalayamamıştır.
Nefise Melek’in halasıdır. Karadağların ablasıdır. Nefise yüce gönüllü bir kadındır. Geleneklerine bağlı olan Nefise eşi öldükten sonra anne olamayacağını anlar ve yeğeni Mithat’a annelik yapar; çünkü Mithat’ın annesi onu doğururken ölmüştür.
Mustafa Mert Koç (Ömer Şirhan) Mustafa Mert Koç’u izleyicisi Hayat Bazen Tatlıdır dizisi ile tanıdı. Mustafa Mert Koç son olarak da Şahin Tepesi dizisi ile izleyicisi karşısında yer aldı.Mustafa Mert Koç aslında sosyal medya fenomeni olarak tanınmıştır. 1994 İStanbul doğumlu olan Mustafa Mert Koç Atılım Üniversitesi Siyasal Bilgiler fakültesi mezunudur ama oyuncu olmak için can atmıştır. Hayat Bazen Tatlıdır dizisinde hayat verdiği Onur karakteriyle genç kızların sevgilisi olmayı başarmıştır. Los Angeles’da oyunculuk eğitimleri alan Mustafa Mert Koç Kolpaçino 3. Devre sinema filmi ile oyunculuğa atılmış ve başarıyı yakalamıştır. Mustafa Mert Koç çok kiloluyken tam 35 kilo zayıflayarak büyük bir azim göstermiştir.
Benim Adım Melek dizisinde Ömer Şehit Hüseyin ve Vildan’ın oğullarıdır. Ömer çalışkan ve edepli bir gençtir. Tıp fakültesini bitirmesine iki senesi kalmıştır. Ömer amcası Halil’e en çok benzeyen, pırıl pırıl bir gençtir.El sanatlarında da çok iyidir.
Rabia Soytürk (Defne) 1.66 m boyunda ve 53 kg ağırlığında olan Rabia Soytürk 11 mart 1996 doğumludur ve 23 yaşının içindedir. Aslen İStanbul’lu olan güzel oyuncu Sadri Alışık Kültür Merkezinde oyunculuk eğitimi almıştır. Üniversitede hemşirelik eğitimi alan Rabia Soytürk ilk oyunculuk deneyimini ise bir internet dizisi olan Şahsiyet de yaşamıştır. 2018 de Gülperi dizisinde Selen karakteri ile Türkiye’nin gündemine gelme başarısı göstermiş ve dizi de çok dikkat çekmiştir.
Benim Adım Melek dizisinde Defne Melek’in tek kızıdır. Defne havalı ve güzel bir kızdır. Annesini ve kardeşlerini çok sevmektedir ve ailesine bağlıdır.
Ulvi Kahyaoğlu ( Kerem) Ulvi Kahyaoğlu genç bir tiyatro oyuncusudur. Son olarak Ölmez Ağaç Efsanesi ve Diyelim ki Birlikteyiz gibi oyunlarda yer almıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunudur. İlk dizi deneyimi Bir Doğu Masalı dizisi olacaktır.
Ulvi Kahyaoğlu Benim Adım Melek dizisinde Melek’in haşere oğlu Kerem olarak karşımıza çıkacaktır. Kerem Defne’nin ikizidir. Futbol oynamakta ve annesini Alpay’ın elinden ancak Futbolda başarılı olarak kurtarabileceğini düşünmektedir. Seyit Ali abisi Kerem’i çok sevmektedir. Kerem bazen şımarık tavırları olsa da çoğu zaman melek’in en büyük destekçisi olmuştur.
Poyraz Ar (Seyit Ali) Poyraz Ar tahmini 5 yaşında olan Leyla Şirin Ajansın çocuk oyuncusudur.
Melek’in küçük oğludur. Daha 5 yaşında hayat dolu bir çocuktur. Babası Alpay’ı hiç sevmez; çünkü sürekli annesi ile kavgalarını hatırlamaktadır.
Ece Özdikici (Funda) Ece Özdikici 2 Temmuz 1982 İzmir doğumludur ve Mimar Sinan Üniversitesi Sahne Sanatları mezunudur. 8 yaşından beri sahnede olan Ece Özdikici çocuk oyuncu olarak sektöre girmiş ve oyuncu olarak devam etmiştir. İlk olara Bir Aşk Hikayesi dizisi ile tanınan Ece Özdikici daha sonra Poyraz Karayel’de yer aldı ama dikkat çekmedi. Son olarka Kadın dizisinde Doktor Jale olarak yer almış ve yeniden ismini duyurmuştur.
Funda Alpay’ın sevgilisidir. Alpay’a aşık olan ama risk almayı sevmeyen bir kadındır. Funda Lüks bir hayat sürmeyi ister ve Alpay’ı elinde oynatır.
Zeyno Eracar (Zümrüt Şirhan) Zeyno Eracar 5 Aralık 1970 İstanbul doğumludur ve 49 yaşındadır. Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvar mezunu olan güzel oyuncu Kara Sevda dizisinde Fehime karakterin ile tanınmıştır. Hem oyuncu hemde seslendirme sanatçısıdır. Yer aldığı önemli diziler arasında Öyle Bir Geçer Zaman Ki ve Bana Artık Hicran De dizileri vardır.
Şirhan Halil’in annesidir. Zümrüt anlayışlı ve vefakar bir annedir. Bir oğlu şehit olmuştur. Bir oğlu da Melek’in aşkından evlenememiştir. Kocası Cumaali’yi durdurmak da Zümrüt’ün görevidir.
Nizam Namidar (Cumaali Şirhan) Nizam Namildar son olarak Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinde İzzet karakteri ile yer almış ve çok sevilmiştir. 11 ağustos 1961 İstanbul doğumlu olan Nizam Namidar Berlin Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü mezunudur. Oyunculuk eğitimlerini hem Almanya Tiyatrosunda hemde Türkiye’de almıştır.
Cumaali Seyitali’nin çocukluk arkadaşıdır; evlatlarını evlendirerek akraba da olmak isterler. Melek ile Halil’in nişan günü bütün Antep’e duyurulur, herkes davetlidir, ancak aynı gün aile için bir şeref lekesi olarak alınlarına sürülür. Melek oğlunu ortada bırakıp kaçmıştır. Can dostu Seyit Ali artık düşmanıdır.
Hande Kaptan (Kadriye) Hande Kaptan 1985 Ankara doğumludur ve 34 yaşındadır. Bilkent Üniversitesi Müzik Ve Sahne Sanatları Fakültesi mezunu olan Hande Kaptan son olarak Şahane Damat dizisinde yer almış ve rolü ile çok sevilmiştir. Behzat Ç Bir Ankara polisiyesi dizisinde Aslı karakterine hayat vermiştir. Benim İçin Üzülme ve Akasya Durağı yer aldığı diziler arasındadır.
Kadriye Mahmut’un çok sevdiği biricik eşidir. Ev işlerinden kaçan tembel bir gelindir. Karadağların tek gelinidir şimdilik; bir türlü Karadağ ailesine torun veremez.
Muharrem Türkseven (Mahmut) Muharrem Türkseven mayıs 1989 Çanakkale doğumludur ve 30 yaşındadır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi mezunu olan Muharrem Türkseven; Sungurlar, Nizama Adanmış Ruhlar dizileri ile tanınmış ve kendisine bir hayran kitlesi oluşturmuştur. Son olarak ise İstanbullu Gelin dizisinde Nazif karakteri ile yer almıştır.
Mahmut Seyitali Karadağ’ın büyük oğludur. Kadriye ile evlidir. Kocaman gülümsemesiyle etrafına mutluluk saçan bir adamdır Mahmut; çocukları çok sever.
Saim Güveloğlu (Mithat Karadağ) Kadir Has Üniversitesi’nde mezun olan Saim Güveloğlu hem yönetmendir hemde oyuncu. İki alanda da çok yetenekli olan Saim Güveloğlu 1985 yılnda Adana’da doğmuştur ve şuanda 34 yaşındadır. Bir çok tiyatro oyununda oyuncu ve yönetmen olarak yer almış deneyimli bir isimdir.
Mithat Seyitali’nin sert mizaçlı olan küçük oğludur. Annesi Mithat’ı dünyaya getirirken ölür. Mithat annesinin ölümünden kendisini suçlu tutar. Seyit Ali de Mithat’ı pek kabul edememiştir. Müthat bir anda öfkelenir ve öfkesini kontrol edemez.
Mehmet Çevik (Seyit Ali Karadağ) 1 Aralık 1961 de Kahramanmaraş Elbistan’da dünyaya gelen Mehmet Çevik son dönemlerin popüler konularından Çiftlikbank için yaptığı açıklamalar ile gündeme geldi. 58 yaşında olan Mehmet Çevik Ankara Üniversitesi Dil Tarih Tiyatro mezunudur. 2009 yer aldığı Hanımın Çiftliği dizisi ile yükseliş yaşayan Mehmet Çevik daha sonra Menekşe ile Halil dizisi ile sevilmiştir. Son olarak Diriliş Ertuğrul dizisinde Deli Demir olarak yer almıştır.
Seyit Ali geleneklerine bağlı bir Antepli toprak ağasıdır. Seyit Ali Melek’in babasıdır. Kızını yıllar önce hayatından silmiştir ve asla onu affetmeyi düşünmemektedir.
Zeynep Özder Birde (Başak) Zeynep Özder Birde 1985 Ankara doğumludur ve şuanda 34 yaşındadır. Bilkent Konservatuvar mezunu olan Zeynep Özder Birde Müzik Öğretmenliğinde doktora derecesinde eğitim almıştır. Cumhur Başkanlığı Orkestrasında çalışmıştır. İlk ciddi oyunculuk deneyimini Dila hanm dizisi ile yaşamış sonrasında İntikam dizisinde yer almıştır. uzun süredir ekranlarda görülmeyen bir isimdir.
Başak hastahanede bir hemşiredir. Karadağ’ların akrabasıdır.
Murat Danacı (Avukat İhsan) Murat Danacı 1976 temmuz doğumludur ve şuanda 43 yaşının içindedir. Aslen Manisalı olan Murat Danacı Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı mezunudur. Son olarak Bizim Hikaye dizisinde yer almıştır. 7 sezon Star TV’nin günlük dizisi Beni Affet’de başrol oynamıştır. 2008 yapımı Aşk Yakar dizisi ilk dizisidir.
İhsan başarılı bir avukattır. Halil’in de yakın arkadaşıdır.
Rami Narin 175 cm boyunda ve 73 kg olan Rami Narin ilk olarak 2014 yapımı Ezra dizisinde rol almıştı. Rami Narin son olarak Ağlama Anne dizisinde rol almıştı.
Yağmur Özbasmacı Mermer (Eczacı Seyran) 1987 Ankara doğumlu olan Yağmur Özbasmacı Mermer şuanda 32 yaşındadır. Ankara Hacettepe Üniversitesinde Tiyatro eğitimi alan Yağmur Özbasmacı Mermer bir Ankara dizisi olan Beni Affet de İnci karakterine hayat vermiş ve çok beğenilmiştir. Ankara bölgesinde bir çok tiyatro oyununda yer alan Yağmur Özbasmacı Mermer son olarak Kanal D’de yayınlanan Bir Umut Yeter dizisinde Dilek Akar karakterine hayat vermiş ama dizisi ne yazık ki tutmamıştır.
Seyran Eczacı güzel bir kızdır. Mithat’ın yaralarını tedavi etmiştir. Seyran ve Mithat aşkı Benim Adım Melek dizisinin dikkat çekici ilişkisi olacaktır.
Dilara Yeşilyaprak (Meryem) Dilara Yeşilyaprak genç bir oyuncudur; oyunculuk eğitimlerini tamamlayan Dilara Yeşilyaprak Erdem Ergüney menajerlik ile çalışmaktadır. Dilara Yeşilyaprak dizisinin ilk dizisi Benim Adım Melek dizisi olacaktır.
Dilara Yeşil Yaprak Benim Adım Melek dizisinde Meryem olarak yer alacak. Meryem Halil’e aşık olacak ve onunla evlenmek isteyecek ama Halil evlenmeye yaklaşmayacak.
Gamze Doğanoğlu (Zehra) Gamze Doğanoğlu 1996 İstanbul doğunlu genç oyuncudur. Haliç Üniversitesinde Tiyatro eğitimi almıştır. Bir çok reklam filminde yer alan Gamze Doğanoğlu son olarak Kalbimin Sultanı dizsiinde Gülfidan olarak yer almıştır. Tadım ve Akbank firmalarının reklam filmlerinde de yer alan güzel oyuncu Gamze Doğanoğlu Benim Adım Melek dizisi ile önemli bir gelişim fırsatı yakalamıştır.
Zehra Başak’ın kızıdır. Üniversiteye hazırlanan bir kızdır. Ömer’e aşıktır.
Yağmur Uzunoğlu (Ünzile) Yağmur Uzunoğlu 1992 Ankara doğumludur ve 27 yaşındadır. Mamak Kültür Merkezinde aldığı tiyatro eğitimi ile oyunculuğa adım atan Yağmur Uzunoğlu Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümünden 2019 da mezun olmuştur. Yağmur Uzunoğlu daha önce bir dizi de yer almasa da bir çok tiyatro oyununda yer almış deneyimli ve güzel bir isimdir.
Yasak Elma Fragman Kadın Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Elimi Bırakma Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Dizi Fragmanlar Yeni Fragmanlar Sesli Chat Zalim İstanbul Fragman Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Çocuk Fragman Güvercin Fragman Ferhat İle Şirin Fragman Sevgili Geçmiş Fragman Aşk Ağlatır Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 22:16 fragmanlife Muhtesem ikili dizisi konusu ve oyunculari

Muhtesem ikili dizisi konusu ve oyunculari Hikaye ve Künye Biri Anadolu diğeri Avrupa Yakasının en iddialı Organize Şube komiseri olan herkesin soyadı ile hitap ettiği Mert Barca ile Mustafa Kerim Can, teşkilatta bilinen adı ile MKC bir uyuşturucu operasyonu için bir araya gelmek zorunda kalırlar. Operasyon Barca’nın cesareti, MKC’nin zekası ile başarı ile sonuçlanırken, yıllardır birbirinden uzak durmaya çalışan bu iki adam ortak bir düşman edinmiş olur. İki polis, birbirleriyle olan sorunlarını bir kenara bırakmak ve ortak düşmanlarına karşı birlikte savaşmak zorunda kalırlar. Düşmanları çok güçlü, mücadeleleri zorludur ama birbirlerine tahammül etmeleri daha zor olacaktır.
İş hayatında oldukça başarılı iki komiserden Barca, kaybettiği karısının yasını tutarken, MKC ise büyük bir aşkla bağlı olduğu ancak ayrıldığı eski karısını aklından çıkaramamıştır. Barca ve MKC, bir yandan özel hayatlarında aldıkları yaraları sarmak için çabalarken bir yandan da düşmanlarını alt etmek için beraber çalışacaklardır.
Yapım: TMC
Yapımcı: Erol Avcı
Yönetmen: M.Çağatay Tosun
Senaryo: Başar Başaran, Emre Özdur Uygulayıcı
Yapımcı: Engin Sarıal
Müzik: Hasan Özsüt,Işıl Özsüt
Görüntü Yönetmeni: Selim Demiratar
Sanat Yönetmeni: Burhan Türk
2.Yönetmen: Filiz Adıgüzel
Kostüm Tasarım: Yasemin Akdaş Tekel
Oyuncular: İbrahim Çelikkol (Barca), Kerem Bürsin (Mustafa Kerim Can), Özge Gürel (Nilüfer), Öykü Karayel (Yağmur), Engin Şenkan (Feridun Barca), Zafer Algöz (Yüksel), Bora Koçak (Semih Karan), Sabahattin Yakut (Volkan Önder), Özbek Kaplan (Metin Meriç), Alper Baytekin (Saffet), Gökay Müftüoğlu (Hasan), Onur Ayçelik (Barbaros), Su Demirel (Yasemin), Fatih Odabaş (Mehmet Kaan Can), Erden Alkan (Sabri Hoca), Alptekin Ertürk (Bekir Hazan)
İbrahim Çelikkol Mert Barca
Mert Barca ya da emniyette tanındığı ismi ile Barca, Anadolu Yakası Organize Şube’nin en iyi polisi. Oldukça yakışıklı ama bir o kadar da dış görünüşünü önemsemeyen bir adam. Geçmişte ona düzenlenen bir suikastta karısını ve doğmamış bebeğini kaybetmiş. Karısının ve çocuğunun katili bulunmamış. Organize şubeden emekli babası dışında kimsesi yok. İşi ve karısının intikamı her şeyi.
Kerem Bürsin Mustafa Kerim Can
Mustafa Kerim Can, MKC olarak tanınan, Avrupa Yakası Organize Şube’nin en iyi polisi. Zenginliği ile tanınıyor ama bu zenginliğinin nerden geldiğini kimse bilmiyor. Huysuzluğu ve söylenmesi ile ünlü, bir de gözü karardığında delice bir güce kavuşmasıyla. Şıklığına önem veren, bakımlı bir adam. Her şeyi de kendisi kadar ciddiye alıyor. Boşandığı eski karısı Yağmur’a hala aşık. Oğlu Mehmet Kaan Can’a çok bağlı.
Özge Gürel Nilüfer
Nilüfer, MKC’nin kız kardeşi. Tam bir özgür ruh. MKC ile başa çıkabilen tek, ona laf yetiştirebilen son kişi. Güçlü, akıllı, güzel ve çekici bir kadın. Kendi işinin başında. Abisine eyvallahı yok. Küçük yaşta annesi ve babası boşanınca annesiyle yaşadığı için onun huylarına sahip. Annesi gibi bir İstanbul kızı. Baba eksikliğini ise her zaman içinde taşımış.
Öykü Karayel Yağmur
MKC’nin eski karısı, oğlu Mehmet Kaan’ın annesi. Başarılı bir avukat. İnatçı, başarı azmi olan bir kadın. MKC nin aşırı kontrolcülüğüne boyun eğecek bir karakter değil. O yüzden boşanmışlar. İçten içe hala MKC‘yi sevse de MKC değişmediği sürece onu hayatına kabul etmeye niyeti yok.
Engin Şenkan Feridun Barca
Mert Barca’nın emekli emniyet amiri babası. Polislik yılları başarılı operasyonlarla geçmiş bir eski kurt. Oğlu için endişeli. Organize şubede çalışmanın ne demek olduğunu biliyor. Barca içini açsa, oğlunun yanında olmak istiyor ama mesafeli bir ilişkileri var.
Zafer Algöz Yüksel Amir
Yüksel, Barca ve MKC’nin bağlı olduğu organize şubenin amiri. Çok komik olmasının yanı sıra yeri geldiğinde de çok ciddi bir insan. Bütün organize şubeyi kontrol eden Yüksel, konu MKC ve Barca’ya geldiğinde tansiyon aletini yakınında tutmak ister. Buna rağmen onlardan ayrı kalamaz çünkü onları iyi tanıdığı için onlardan nasıl faydalanacağını en iyi o bilir. Yüksel, Barca ve MKC’nin zayıf noktalarının da farkında, güçlü yanlarının da.
Eren Hacısalihoğlu Demiray Hazan
Demiray Hazan, uluslararası bir yasa dışı kaçakçılık kartelinin Türkiye’deki hareketlerini yönetmektedir. Varlığı bilinmektedir ama kendi adamlarından ve bağlı olduğu kartelin üst düzey yöneticilerinden başka yüzünü gören kimse olmadığı gibi kayıtlarda ismi de geçmemektedir. Babası Bekir Hazan ise, MKC ve Barca sayesinde başarısızlıkla sonuçlanan bir uyuşturucu kaçakçılığı işinden sonra örgüt tarafından cezalandırılır.
Barca yavaş yavaş Nilüfer’e olan duygularından emin olmaya başlar. MKC ise, her zamanki gibi yalnızlığı ile baş başadır. MKC’nin tüm zayıf noktalarını bilmekte olan Ahsen onun bu yalnızlığından faydalanıp ona yaklaşır. Fakat Barca ve Nilüfer’in yakınlaşmaya başladıklarını fark edince oku onların aşkına çevirir. Ahsen’in Muhteşem İkili’nin mutlu olmasına tahammülü yoktur…
Barca’ya Ahsen’den gelen telefondan sonra artık Muhteşem İkili Ahsen’in çok yakınlarında olduğundan emindir. Ama Ahsen neden iletişim kurmamaktadır? Muhteşem İkili’nin gündemini bu meşgul eder. Yılbaşı akşamı Feridun bütün aileyi bir arada toplayacaktır. Ahsen ise iyice yakınlaşmış olan Barca ve Nilüfer’in arasını bozmak için yeni planlarla sahneye çıkar. Arka arkaya cinayetler işleyen boksör ise Barca ve MKC’nin ilgilendikleri diğer gizemli konudur.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 22:09 fragmanlife Bir Litre Gozyasi dizisi konusu ve oyunculari

Bir Litre Gozyasi dizisi konusu ve oyunculari Hikaye ve Künye Cihan, büyük bir heyecanla üniversiteye hazırlanmaktadır. Hayal ettiği gibi üniversiteyi kazandığında başka bir heyecanın da içinde bulur kendini: “Aşk”. Yaşamaya yeni başladığını hisseden Cihan, aslında tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanmıştır ve bunu ilk öğrenen annesi Figen olur. Figen, kızının ömrü yettiğince onun hayatını benzersiz ve kızının hak ettiği gibi geçirebilmesi için çetin bir mücadeleye girişir.
Yapım : Med Yapım - Mf Yapım Yönetmen : Serhan Şahin Senaryo : Hayal Taciri Uygulayıcı Yapımcı : Şelale Baskıcı Oyuncular : Miray Daner (Cihan Yürekli), Sanem Çelik (Figen Yürekli), Tolga Tekin ( Muzaffer Yürekli), Helin Kandemir (Elif Yürekli), Görkem Mete Demir (Deniz Yürekli), Revna Çolak (Eda Yürekli), Mert Yazıcıoğlu (Mahir Yetkin)
Miray Daner Cihan Yürekli
Yürekli ailesinin en büyük çocuğu… 18 yaşında, oldukça güzel, sevimli, yaşam enerjisi yüksek bir kız. Her zaman yaşıtlarından bir adım önde, mantıklı, ayakları yere basan yapısıyla ailenin parlak, sorumluluk sahibi, güvenilen çocuğu olmuş. Arkadaşları tarafından da sevilen, kollanan, sosyal yönü kuvvetli biri… Olaylara pozitif yaklaşan, hedeflediği her alanda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan ve oldukça başarılı bir genç… Gelecek vadediyor.
Sanem Çelik Figen Yürekli
Cihan’ın annesi… 40 yaşında, hala güzelliğiyle dikkat çeken, her şeye yetişmeye çalışan, enerjik bir kadın… Her zaman kendi tercihlerini yaşamış, bu uğurda gereken bedelleri ödemiş ama bundan hiçbir zaman pişman olmamış biri… Güçlü bir kadın, kolay kolay kimseye eyvallah etmiyor. El attığı her işte başarılı olan, mücadeleci bir karakter… Sahip olduğu dört çocuğa, iş hayatında zaman zaman tökezleyen kocasına, evinin idaresine, sağlık görevlisi olarak yaptığı işe, her şeye yetişmeyi başarıyor. En önemlisi bunları sevgiyle yapıyor.
Tolga Tekin Muzaffer Yürekli
Cihan’ın babası, 42 yaşında… Sevecen, iyi niyetli, yumuşak huylu ve muzip bir adam… Karısına aşık; kendini onunla bulmuş, daha doğrusu kendini Figen’in akışına bırakmış biri... Gençlik yıllarında savrulmaya müsait bir karakterken Figen’le tanışması hayatının dönüm noktası olmuş. Karısına duyduğu aşk, güven ve teslimiyetle iyi bir aile babasına dönüşmüş. Ailesi için yapamayacağı şey yok.
Helin Kandemir Elif Yürekli
15 yaşında, Cihan’ın kız kardeşi… Cihan kadar yetenekli ya da başarılı değil… Evin en büyüğü ya da en küçüğü de değil… Bu dezavantajlar onu Yürekli ailesinin en yüksek sesli, en kendini göstermeye çalışan ve en huysuz ferdi haline getirmiş. Her fırsatta sorumluluklarından kaçan, hayatın tadını çıkarmaya odaklı yaşayan bir kız… Cin gibi zeki fakat okul, dersler umurunda değil… Zekasını işine gelecek alanlarda kullanmayı tercih ediyor.
Görkem Mete Demir Deniz Yürekli
12 yaşında, Cihan’ın erkek kardeşi, ailenin tek oğlu… Ergenliğe adım atmak üzere olan, aklı bir karış havada, kendi halinde bir çocuk… Dersleri son derece kötü ama hiç umrunda değil… Bütün hayatı futbol, futbolcular ve bilgisayar oyunları… Neredeyse ilgilendiği başka hiçbir şey yok.
Revna Çolak Eda Yürekli
5 yaşında… Cihan’ın küçük kız kardeşi… Herkes tarafından fazlasıyla sevilen, ilgi gören, evin sevimli miniği… Yuvaya gidiyor.
Mert Yazıcıoğlu Mahir Yetkin
19 yaşında, Cihan’ın önce en yakın erkek arkadaşı, ilerleyen zamanlarda da her şeyi olacak… Karizmatik ama yaşıtlarından farklı biri, çevresiyle mümkün olduğunca az iletişim kuruyor. Doğuştan isyankar, bazen kabalığa varacak derecede dobra biri... Serinkanlılığı, kendine yeter hali, asiliği, herkese kendince kafa tutuşu akranları tarafından “tuhaf” biri olarak görülmesine neden oluyor ama bu bir yandan onu çekici de kılıyor.
Annesinin Cihan ile konuşup aralarının bozulmasına sebep olduğunu öğrenen Mahir, evi terk eder. Mahir’in şimdi tek isteği Cihan’la bir araya gelmektir. Ayla’dan Mahir’in gönlünün Cihan’da olduğunu öğrenen Hande ise çılgına döner. Cihan’dan intikam almak için kolları sıvar.
İşten atıldığını öğrenip dükkanda çalışmaya başlayan Figen’in çabaları yetersiz kalır. Borçlarla uğraşan Muzo bir de dükkanın başına gelenler ile uğraşmak zorunda kalır. Cihan’ın hastalığı yetmezmiş gibi, yeni yılda parasızlıkla sınanacak olan aileyi zor günler beklemektedir.
Yeni yılı karşılamak üzere şehir dışına geziye giden gençlerin eğlenceli ama bir yandan da gergin yılbaşı macerası, Cihan ve Mahir’in başına gelen felaket ile beklenmedik bir şekilde son bulur!
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 21:57 fragmanlife Poyraz Karayel dizisi konusu ve oyunculari

Poyraz Karayel dizisi konusu ve oyunculari Hikaye ve Künye Aşkın ve nefretin, dostluğun ve düşmanlığın, iyiliğin ve kötülüğün en uçlarda yaşandığı bir hikaye... Poyraz, dibi görmüş bir adam. Hayatta sevdiği, değer verdiği her şeyi ailesini, mesleğini, karısını ve oğlunu kaybetmiş. Bütün bu dertlerle dalga geçerek ayakta kalmış. Canından çok sevdiği oğlunu, kayınpederi Ünsal’dan almak için çaresizlik içinde düşünürken, oğlunu almak için eski amiri Mümtaz, ona bir teklif yapar. Bahri Umman adlı bir mafya babasının yanına girecek ve ona bilgi sağlayacaktır. Çaresiz kalan Poyraz, bu teklifi kabul etmek zorunda kalır. Bu arada Ayşegül diye bir kızla tanışmıştır. Poyraz, kendi başını belaya sokma konusunda uzman olduğundan, Ayşegül’ü de her belanın içine katmayı başarır. İkili, ilk andan itibaren birbirlerinden hoşlanmışlardır. Ne var ki bu iki yaralı, yorgun ve yalnız insan için aşk imkansız gibi görünmektedir. Çünkü Ayşegül, Poyraz’ın patronu Bahri Umman’ın kızıdır ve üstelik Poyraz bu gerçeği Ayşegül’den saklamak zorundadır.
Yapım Limon Film
Yapımcı Hayri Aslan
Yönetmen Osman Taşcı
Senaryo Ethem Özışık
Görüntü Yönetmeni Münür Gürsoy
Sanat Yönetmeni Başak Çavdar
Müzik Alpay Göltekin, Zeynep Alasya
Oyuncular İlker Kaleli (Poyraz), Burçin Terzioğlu (Ayşegül), Musa Uzunlar (Bahri Umman), İlker Aksum (Çınar), Funda Eryiğit (Eda), İdil Fırat (Despina Petridis), Ali İl (Sadreddin), Celil Nalçakan (Zülfikar), Hare Sürel (Meltem), Ayda Aksel (Nevra), Ece Özdikici (Songül), Cem Cücenoğlu (Taşkafa), Ata Berk Mutlu (Sinan), İsmail Düvenci (Cevher), Emirhan Akbaba (İsa), Gülçin Hatıhan (Ümran), Fatih Dönmez (Yavuz), Ozan Çolak (Halil)
Celil Nalçakan Zülfikar Baba'nın diğer sağ kolu. Eski solcu. Çok konuşur. Her şeyi kafasına takar. Sürekli şikayet eder. En ufak bir şeyi Küresel Sermaye’ye ve Kapitalizme bağlar. Ama çok mert bir adamdır. Eski polis olduğundan Poyraz'a ayrıca gıcıktır.
Cem Cücenoğlu Taş Kafa
Kalbi cüssesinden büyük bir adam. İri yarı ama saflık derecesinde yumuşak bir kalbi var. Ekibin kas gücüdür.
Ece Özdikici Sadreddin’in karısı. Sadreddin’in layık olduğu saygıyı görmediğini düşünüyor. Sadreddin’i Bahri’nin yerinde görmek için her şeyi yapmaya hazır. Sinsi ve ikiyüzlü.
Musa Uzunlar Bahri Umman
Sert, bazen acımasız, çoğunlukla sessiz ama yüreği merhamet ve sevgi dolu bir mafya babası. Özellikle oğlunu ve karısını kaybettikten sonra, o da kendi içine kapanmış. Köşesine çekilmiş ama hala sözü dinleniyor ve saygı görüyor. Hayatla tek bağı kızı Ayşegül, Bahri'nin kanayan yarası.
Ali İl Sadreddin Umman
Bahri'nin büyük oğlu. Hayatı boyunca babasının gölgesinde yaşadığından kendini ispat etme derdinde. Bu yüzden sık sık psikopatlık derecesinde şiddete başvurur.
Ata Berk Mutlu Sinan Karayel Poyraz'ın dünya tatlısı oğlu. Zeki, sevimli ve konuşkan. Küçük yaşlarda anne babasının boşanması onu da etkilemiş. Pek arkadaşı yok. Okulu sevmez. Yalnız bir çocuk. Hayatta herkesten çok babasını seviyor.
İlker Kaleli Poyraz Karayel Hayatı boyunca tutunacak bir dal aramış ama başaramamış. Siz onu bir serseri gibi göreceksiniz ama ondaki yürek kimsede yok. Sadece gününde değil. Poyraz eski bir polis. İşlemediği bir suç yüzünden meslekten atıldıktan sonra, hayatı baş aşağı yuvarlanmış. Bir yanda çok sevdiği oğlu. Bir yandan tek aşkı Ayşegül. Yanına girdiği mafya babası Bahri. Amiri Mümtaz. Bütün dünya birleşmiş Poyraz'ın üzerine gelmektedir. Oysa bunlar Poyraz için çocuk oyuncağıdır.
Burçin Terzioğlu Ayşegül
Poyraz'ın aşkı. Bahri'nin kızı. Babasının karanlık dünyasından nefret ettiğinden, onunla görüşmeyi uzun zamandır reddediyor. Kendisine yeni bir hayat kurmuş, ayakları üzerinde durmayı başarmış ve doktor olmuş ama dünyasına kimseyi sokmamıştır. Güzel, zeki, yalnız ve yaralı. Hayatı, Poyraz'ın gelmesiyle tekrar alt üst oluyor.
İsmail Düvenci Cevher Albay
60 yaşlarında emekli bir albay. Poyraz’ın alt komşusu. Tam bir İstanbul Beyefendisi. Resim yapar, şiir yazar. Tiyatroya ve tarihe de meraklıdır.
Ayda Aksel Nevra Sayguner
Nevra Sayguner altmışlarında, asil, otoriter, karizmatik bir kadın. Sadık’ın eşi, Çınar ve Yavuz’un annesi, Sayguner Ailesi’nin soylu hanımefendisi, sosyetede sevilen bir iş kadınıdır. Sıcakken bile mesafeli, etrafındaki her şeyi ve herkesi kontrol etmek isteyen ama her daim ölçülü bir kadın. Şimdi Nevra biricik oğlu, gözbebeği Çınar’ın Bahri Umman’ın kızı Ayşegül’le evlilik kararını hazmetmeye çalışıyor.
İlker Aksum Çınar
Çınar Sayguner, maden işletmecisi Sayguner ailesinin küçük oğlu ve veliahtlarından. Nevra’nın gözbebeği Çınar, ağabeyi Yavuz’un aksine hayat dolu biridir. Aile işlerinden çok hayır işleriyle ilgilenmektedir. Aşık olduğu Ayşegül’ün kalbini de böyle kazanan Çınar sabrı ve sevgisiyle hayata döndürdüğü Ayşegül’le yeni bir hayata başlamak için heyecanlıdır.
Funda Eryiğit Eda Bozkurt
Eda otuzunda hoş bir kadın. Sert görünüşlü ama çekici. Herkes onu Nevra Sayguner’in iş bitirici kişisel asistanı olarak biliyor. Oysa Eda amirlerince soğukkanlı ve gözüpek olarak tanımlanan bir istihbarat elemanı. Görevi söz konusu olunca pes etmeyen inatçı bir kişiliğe sahip. Bu yüzden görev için karı koca rolünü oynamak zorunda olduğu Poyraz ile birlikte başladığı iş, hiç de benzemediği Poyraz’la sürekli ters düşmesine sebep oluyor.
Ayşegül ölümle burun buruna gelen babası için düşünmeden ateşe atlar. Ama Ayşegül ve Bahri içeride mahsur kalırlar. Poyrazlar son anda yetişerek onları dışarı çıkarmayı başarırlar. Fakat Bahri’nin durumu kritiktir.
Poyrazlar Eda’nın yardımıyla Savaş’ın peşine düşerler. Bu arada Savaş Bahri’nin hastanede olduğunu öğrenir ve o da yarım bıraktığı işi tamamlamak için harekete geçer.
Çınar'ın ölümüyle çıldıran Nevra ise her şeyin sorumlusu gördüğü Ayşegül'ü oğlunun yanına göndermeye karar verir. Poyraz’ın bu sefer Ayşegül’ü korumak için onunla beraber saklanmaktan başka çaresi yoktur
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 21:52 fragmanlife Gunesin Kizlari dizisi konusu ve oyunculari

Gunesin Kizlari dizisi konusu ve oyunculari Hikaye ve Künye Güneş, 35 yaşında, 3 çocuklu İzmirli bir edebiyat öğretmenidir. 17 yaşındaki birbirinden tamamen zıt karakterli, çift yumurta ikizi olan kızları Nazlı, Selin ve onlardan iki yaş küçük Peri ile kendi hallerinde, mutlu bir hayat sürmektedirler. Derken, Güneş’in karşısına İstanbullu bir iş adamı olan Haluk Mertoğlu çıkar. Haluk ve Güneş birbirlerine âşık olurlar. Haluk’un kısa sürede evlenme teklifi etmesi, Güneş’i şaşkına çevirir. Güneş, teklifi kabul etmek ister ancak; ortada küçük bir sorun vardır. Kızları, henüz Haluk’un varlığından haberdar değildir. İkizlerden Nazlı, bu evliliğe külliyen karşı çıkar. Selin, hem annesi hem de kendisi için bu evliliğin çok iyi bir fırsat olduğunu düşünürken, en küçükleri Peri, annesini mutlu eden seçimin onu da mutlu edeceğini söyler. Nazlı’nın çıkardığı bütün sorunlara rağmen Haluk’un Güneş’ten vazgeçmeye hiç niyeti yoktur.
Güneş ve kızları Mertoğlu ailesinin yaşantısının ortasına bomba gibi düşerler. Mertoğlu ailesinin hayatı, hiç de dışarıdan göründüğü kadar mükemmel değildir. Güneş'in kızlarının gelişiyle, tüm dengeler değişecek ve bütün sırlar ortaya dökülecektir.
Yapım: Süreç Filmcilik
Yapımcı: İnci Gündoğdu, İsmail Gündoğdu
Uygulayıcı Yapımcı: Akın Topuz
Yönetmen: Sadullah Celen
Senaryo: Deniz Dargı ve Cenk Boğatur
Görüntü Yönetmeni: Yalçın Yadel
Sanat Yönetmeni: Hasan Doğan
Oyuncular: Emre Kınay (Haluk), Evrim Alasya (Güneş), Tolga Sarıtaş (Ali), Burcu Özberk (Nazlı), Berk Atan (Savaş), Hande Erçel (Selin), Miray Akay (Peri), Meltem Gülenç (Rana), Funda İlhan (Sevilay), Teoman Kumbaracıbaşı (Ahmet), Süreyya Güzel (İnci), İrem Helvacıoğlu (Tuğçe), Sarpcan Köroğlu (Emre), Kanat Heparı (Mert) ve Sarper Arda (Can)
Miray Akay Peri Yılmaz
Küçük kız kardeş. İnsanları mutlu etmeyi her zaman kendi mutluluğunun önüne koyuyor.
Peri’nin tek istediği annesinin mutluluğu… Utangaç yaradılışlı, insana güven veren bir kız. Aynı zamanda kırılgan göründüğünden pamuklara sarmalayıp saklama hissini uyandırıyor insanda… Başkalarının dertlerini kendi dertlerinden daha çok önemsiyor.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Ukrayna / 17.07.2000
EĞİTİM DURUMU : Emlak Kredi Bankası Ortaokulu'nda Okumakta.
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : Benim Adım Gültepe, 20 DK, Bitmeyen Şarkı, Kelebeğin Rüyası, Halam Geldi, Eve Dönüş, Balık
Evrim Alasya Güneş
İzmirli, 35 yaşında güzel, çekici bir kadın. Lisede edebiyat öğretmeni olan Güneş, hayatını üç kızına adamış fedakâr bir anne... Kibar, nazik, narin, ince, soğukkanlı olmasına rağmen konu kızları olduğunda dişlerini göstermekten hiç çekinmiyor. Genç yaşında anne olduğundan, neredeyse kızlarıyla beraber büyümüş, bu yüzden onlarla arkadaş aynı zamanda.
Güneş, her zaman mantığının sesini dinliyor… Bu kadar hesaplı davranmasa, 3 kızını tek başına büyütmesi mümkün olmazdı. Şimdi kızları büyümüş olsa da, kendini koruma refleksi yer etmiş durumda, artık aşamıyor. Bu yüzden Haluk Mertoğlu ile tanıştığında uzun süre aşka direniyor. 35 yaşında âşık olma fikri ona imkânsız gelse de aşktan kaçamıyor. Seneler sonra ilk defa mantığını bir kenara bırakıp, kalbinin sesini dinliyor.
Hande Erçel Selin Yılmaz
Süslü püslü, aklı bir karış havada... Selin’in ikiziyle tek ortak noktası, aynı anneye sahip olmaları. Selin çok güzel bir kız. Üstelik güzelliğinin de fazlasıyla farkında. Nazlı’nın aksine neşeli, hayat dolu... Büyümeye birazcık fazla hevesli. Hayatı doya doya yaşamak istiyor, değişikliklere balıklama atlıyor.
Havalı, bilmiş, kokoş… Ama kim ne derse desin çok eğlenceli… Çok cesur. İnsanlara güvenme konusunda her ne kadar çuvallasa da, asla duygularından vazgeçemiyor. Duyguları ortada, asla kabuğuna çekilmiyor. Herkesin okuyabileceği açık bir kitap… Çok çabuk yeniliklere adapte oluyor. Selin, İstanbul’a taşındıkları için dünyanın en mutlu insanı bu aralar
Burcu Özberk Nazlı Yılmaz
Nam-ı diğer hırçın kızımız. İkizlerden ‘büyük’ olanı. Tabi sadece 5 dakika farkla. Ama bu Nazlı’nın her fırsatta ablalık taslamasını engellemiyor. Selin ile hiç anlaşamıyorlar. Nazlı, inatçı, başı beladan kurtulmayan, kavgacı, bela bir genç kız. Sürekli bir volkan gibi patlıyor, sürekli atarlı! Hırçınlığı çevresindekilere zarar verse de, en çok kendisine zarar veriyor. Neyse ki hayatında resim var. Grafiti artisti olan Nazlı, kendini en iyi şekilde sokaklarda ifade edebiliyor. Sokağın, öfkenin, isyanın ruhu olan rap müzik de Nazlı’nın vazgeçilmezi…
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Eskişehir /01.01.1990
EĞİTİM DURUMU : Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : Muhteşem Yüzyıl
Emre Kınay Haluk Mertoğlu
Güneş'in kocası. İstanbullu. Ali’nin babası.
Haluk’un iki ayrı tarafı var. Biri karanlık , biri aydınlık… Karanlık tarafını, senelerdir ustalıkla saklayabiliyor. Aydınlık tarafı ise o kadar büyüleyici ki, insan başka bir tarafa bakmıyor bile. Bir kere yakışıklı, karizmatik, kibar, düşünceli, romantik bir adam… Başarılı, güçlü bir adam…
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : İstanbul / 1970
EĞİTİM DURUMU : Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : Ulan İstanbul, Sil Baştan, Güneşi Beklerken, Benimle Var Mısın?, Karınca Kapanı, Ustura Kemal, Evvel Zaman Hikayesi, Dürüye'nin Güğümleri, Güneşi Gördüm, Aile Reisi, Ah Kalbim, Karamel, İki Aile, Yılan Hikayesi
Tolga Sarıtaş Ali Mertoğlu
Haluk’un oğlu. 17 yaşında.
Yakışıklı, zeki, kurnaz, havalı… Halası Rana gibi sinsi ve içten pazarlıklı bir tarafı da var. Hayatında amacı olmayan, baba parası yiyen, züppe imajı var. Dünya umurunda değil gibi davranıyor. Güçlü görünmeye çalışıyor. Babasından çekiniyor. Onu sinirlendirmemeye çalışıyor çünkü sonra başına iyi şeyler gelmeyeceğini geçmişte tecrübe etti.
Ali’nin ciddi kız arkadaşı olmamış, onun yanındaki kızlar sık sık değişmiş. Hiç âşık olmamış ve aşkı ciddiye almıyor. Şaşırtıcı derecede çalışkan bir çocuk… Dersleri ciddiye alıyor. Bir kere bir an önce bu evden ve babasından kurtulmak istiyor. Ancak başarılı olursa kendini kurtarabilir.
Berk Atan Savaş Mertoğlu
Rana'nın üvey oğlu. Ali’nin üvey kuzeni. 18 yaşındaki esas oğlanımız. Yakışıklı, serseri, tehlikeli, çekici… Rock star havası var.
Önceden çok sevilen ve popüler bir çocuk olan Savaş’ın hayatı 1 sene evvel kız arkadaşı Melisa’nın ortadan kaybolması ise tepetaklak olmuş.
Savaş’ın öfke sorunu sebebiyle zaman zaman bayılmaları, uyandığında ise kayıp zamanda ne yaptığını hatırlamama sorunu var. Melisa ile olan akşam da bunlardan biri. Savaş, asla Melisa’ya bir şey yapmayacağını biliyor ama yine de neden hatırlamadığı konusu beynini kemiriyor.
Aylar sonra klinikten çıktığında ise herkes tarafından dışlanmış, istenmeyen biri olarak hayatına dönüyor. Okula başladığında yeni bir lakabı oluyor; ‘katil’...
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : İzmir / 26.09.1991
EĞİTİM DURUMU : Beykent Üniversitesi Oyunculuk Bölümü'nde Okumakta.
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : Her Şey Yolunda Merkez, Altındağlı
Meltem Gülenç Rana Mertoğlu
Haluk ve Ahmet’in ablası… 55 yaşında. Hiç evlenmemiş. İstanbul hanımefendisi, kibar. Pasif agresif, kuralcı, obsesif… Kibar, nazik ve asla kimseyle direkt arasını bozmayan poker yüzlü bir kadın… Çok kontrollü ve çok oyuncu… Kardeşlerini parmağında oynatıyor gibi görünüyor.
Savaş, Rana'nın üvey oğlu. Donuk ve mesafeli karakterini kıran, şefkat hissettiği belki de tek kişi. Savaş'a gözü gibi bakıyor.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Ankara / 30.05.1970
EĞİTİM DURUMU : Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü – Oyunculuk Ana Sanat Dalı
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : İki Yaka Bir İsmail
Güneş, komadan uyanır. Ancak son 2 seneyi hatırlamamaktadır. Ne İstanbul’u, ne de Haluk’u... Kızlar için en önemli şey annelerinin sağlığıdır. Bu yüzden geçmişle ilgili Güneş’i üzecek olayları, annelerinden saklamaya karar verirler. En azından Güneş, daha iyi olana kadar.
Ali’nin doğum günüdür. Selin her şeyin yoluna gireceğini düşünür, sonunda kötü günler geride kalmıştır. Selin, Ali’ye sürpriz bir doğum günü partisi düzenler; ancak Ali’nin, Selin’den sakladığı sırrın ortaya çıkması an meselesidir.
Nazlı, Savaş’ın ondan sakladığı sırrın Haluk’la ilgili olduğundan şüphelenir. Nazlı gerçeği öğrendiğinde ise, Güneş’in hafızasının hiç yerine gelmemesini tercih edecektir.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 21:49 fragmanlife Hayat Sarkisi dizisi konusu ve oyunculari

Hayat Sarkisi dizisi konusu ve oyunculari Hikaye ve Künye Mudanya yakınlarındaki Işıklar Köyü'nde doğup büyümüş olan Bayram ve büyürken tek arkadaşı olan kan kardeşi Salih, aralarındaki bir anlaşmazlığı tatlıya bağlamak için çocukları Melek ile Kerem’i küçük yaşta nişanlarlar ve çocuklar büyüyüp evlenme çağına gelene kadar da farklı şehirlerde yaşamlarını sürdürmeye devam ederler.
İki çocuk sahibi olan Bayram, ailesi ile yerleşmiş olduğu İstanbul’da işlerini geliştirip büyük bir servete sahip olsa da verdiği sözü unutmaz. Genç oğlu Kerim’i üniversiteden mezun olduğu gün yanına alarak Işıklar Köyü'nde iki kızı, Hülya ve Melek ile yaşayan Salih’in kapısını çalar. Salih de verdiği söze sadıktır ve Bayram’ın gelişi ile çocukların düğün kararını kesinleştirirler. Oysa her iki ailenin çocukları geçen yıllar içerisinde kendilerine ait birer hayat kurmuş ve farklı sevdalara ve hedeflere yönelmiştir. Gençler kendi aralarında bu mecburi evlilikle ilgili kararlar alıp, buldukları çözümlerle rahatlasalar da; hiç hesaba katmadıkları Hülya’nın planları çoktan devreye girmiştir.
Yapım : Most Production Yapımcı : Gül Oğuz Uygulayıcı Yapımcı : Soner Güven Genel Koordinatör : Gülay Budak Mercan Yönetmen : Cem Karcı Senaryo : Mahinur Ergun Görüntü Yönetmeni : Aras Demiray Genel Sanat Yönetmeni : Emine İnan Sanat Yönetmeni : Pınar Yavuz Oyuncular : Burcu Biricik (Hülya), Birkan Sokullu (Kerim), Tayanç Ayaydın (Hüseyin), Ecem Özkaya (Melek), Ahmet Mümtaz Taylan (Bayram), Seray Gözler (Süheyla), Deniz Hamzaoğlu (Kaya), Pelin Öztekin (Zeynep), Deniz Altan (Bade), Aydan Taş (Nilay), Olgun Toker (Mahir), Almila Bağrıaçık (Filiz), Serap Önder, Pınar Hamzaoğlu (Ceylan), Sibel Melek Arat (Küçük Hülya), Taha Yusuf Tan (Küçük Kerim), Aden Duru Orak (Küçük Melek), Elif Sevinç (Küçük Nilay)
Ahmet Mümtaz Taylan Bayram Cevher
Ailenin başı. Becerikli, çok zengin bir madenci. Mudanya köyleri kökenli, hafif lehçeli, dediği dedik bildiğini okuyan tipik sert baba figürü. Heyecanlı, tutkulu, çapkın, aynı zamanda karısından çekinen, aile düzenine aşırı önem veren, evini de şirketlerini de mutlak bir hakimiyetle yöneten, çizginin dışına çıkan olunca köpüren , ailesi ile çatışmalar sertleşince kopma noktalarına gelmeden anında geri basan bir tip. Oğullarına aşırı düşkün, bunu onları kendisine körü körüne tabi etmeye çalışarak gösteriyor! Enerjik, sinirli, kolay parlayan ama kolay geri basan, hareketli ve girdiği yere anında hakim olan insanları avucuna alan, çok kızsa da elinden olmadan insanın sevdiği bir tip.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Ankara / 12.09.1965
EĞİTİM DURUMU : Hacettepe Üniversitesi - Tiyatro
Seray Gözler Süheyla Cevher
Bayram’ın eşi. Kerim ve Hüseyin’in anneleri. Mudanya zenginlerinden bir ailenin kızı. Bir tek ablası hayatta. Lise mezunu ev kadını. Çok alımlı. Kendi serveti de var, ancak kocasına çok saygılı ve geleneksel bir eş rolünde. Bayram’dan çok çekiniyor ama canına tak ettiğinde veya çocukları söz konusu olduğunda tavır koyuyor. Hamarat, yemek vs. konusunda master derecesinde bilgili. Çekinmeden girer, yemek yapar. Hizmetçilere çok hakim. Telaşe memuru çok heyecanlı, duygulu, sulu göz, sürekli kaygılı ve yüreği ağzında bir hayatı var kocası yüzünden. Tatlı bir kadın. Kalbi altın gibi. Dindar. Arada gelinlere yetkilerini acımasızca kullanır her kayınvalide gibi ve kendi hükmetme alanına kimse burnunu sokamaz. Şık giyinir.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Adana / 27.09.1961
EĞİTİM DURUMU : Mimar Sinan Üniversitesi - Tiyatro
Birkan Sokullu Kerim Cevher
Evin yakışıklı küçük prensi. Çok şımartılmış. Varlığın içine doğmuş, bilime meraklı, baba zoru ile Berlin’de maden mühendisliği okurken, birinci sınıf sonunda rotayı çevre mühendisliğine çevirmiş. Doğal hayat sever, masasını ve okumayı da çok sever, bilimsel alanda kariyer yapmaya kitaplar yazmaya odaklı. Bu tutkusuna engel olabilecek her şey sinirini bozuyor. 19. yüzyıl aristokrat adamları gibi yaşıyor. Aşk ilişkileri, teflon gibi üzerinden akıyor. Duygusal olarak derinlemesine bağlanmayı bilmiyor. Hülya ile anlaşmalı bir evlilik yapıyor ve ona duyduğu aşk ile öfke arasında gidip gelerek geçiyor yaşamı.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : İstanbul / 06.10.1985
EĞİTİM DURUMU : Maltepe Üniversitesi - Radyo - TV Programcılığı
Burcu Biricik Hülya Çamoğlu Cevher
Salih’in küçük kızı, Bayram’ın gelini, Kerim’in karısı. Kerim’e 8 yaşından beri aşık. Daha gençken yoksullukla bilenmiş, içi isyan ve öfke dolmuş. Hülya çok zengin ve yenilmez olmaya yemin etmiştir ve bu yolda ne gerekiyorsa yapacaktır. Çeşitli entrikalarla Kerim ile evlenmeyi başarır; ancak bu zoraki evlilik ona büyük acılar getirecektir. Çok zeki, çekici ve tehlikeli bir kadın. Kerim için nefes alır. Gözü kara bir aşk duyar kocasına.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Antalya / 04.05.1989
EĞİTİM DURUMU : Ege Üniversitesi - Arkeoloji
Tayanç Ayaydın Hüseyin Cevher
Büyük oğul. Çok güvenilir, zeki, yakışıklı, duygusal zekası da gelişmiş iyi eğitim almış; hem sahada hem teoride bilgisi olan bir iş adamı. Babasının projesi. Küçük yaşlarda hiçbir taviz verilmeden iş alanında yetiştirilmiş, sorumluluk verilmiş. Kendi yaşamını hep ikinci planda tutmuş, ailenin ve şirketin çıkarları için yaşamış. Zeynep ile evli bir çocukları var.
Ecem Özkaya Melek Çamoğlu
Hülya’nın ablası. Kendisini tüm ailenin annesi yerine koymuş. Annesi hastaymış ve erken ölmüş. Hülya’nın hayallerini desteklemiş, ikinci planda kalsa da içinde tutkulu ve hayat dolu bir kadın var. Güzel, derinlikli, çok becerikli, duygulu bir kadın. Kırda küçük bir lokantası var.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : İstanbul / 25.06.1988
EĞİTİM DURUMU : Maltepe Üniversitesi - Radyo ve Televizyon
Pelin Öztekin Zeynep Cevher
Hüseyin’in karısı. Babasının ve Bayram’ın çıkarları gereği eve gelin gelmiş. Eski bakan kızı. Biraz balıketi imiş, doğumdan sonra iyice kilo almış. Yüzü çok güzel... Hüseyin’e görür görmez çok aşık olmuş. Özel bir kolej mezunu, liseyi bitirip evlendiği için okumamış. Erkek egemen kuralları olan bir hayata uyum göstermekte zorlanmamış, zamanla iş kadını olma merakı gelişiyor. Hülya’yı ölümüne kıskanıyor, gizli gizli onun gibi olmak istiyor... Haset, arkadan iş çeviren, kendisini her konuda yiyip bitiren yorucu bir kadın. Kocasının sevgisizliğini seziyor ve mutsuz. İyi bir anne. Geveze ve çok meraklı.
Olgun Toker Mahir
Filiz’in eski sevgilisi, Hülya’nın tüm işlerini halleden adam. Serseri görünüşlü, uyuşturucu işinden ufak tefek soyguna kadar bulaşmadığı kalmamış. Hülya ile tanışınca düzenli bir işe kavuşuyor. Öl dese ölecek pozisyonda adamı oluyor Hülya’nın. Bunun altında aldığı iyi paranın yanı sıra kıza duyduğu büyük mesleki hayranlık var. Çok enerjik ve becerikli olabiliyor, zaman zaman çöküyor ve içkiye gömüyor kendisini.
Almila Bağrıaçık Filiz
Kerim’in eski sevgilisi, Mehmet’in biyolojik annesi. Almancı, orta halli bir Türk ailenin çok güzel kızı. Rahat tavırlı, vurdumduymaz biraz içkici, biraz rocker bir kız olarak yaşamını sürdürürken Hülya’nın yaşamına girmesiyle hem paraya hem daha büyük beklentilere kavuşur. Yavaş yavaş elindekiler yetmeyecek ve Hülya’ya sattığı çocuğunu kullanarak bela olacak. Kötü bir anne, değerlerini kaybetmiş bir insan. Maddi isteklerinin esiri.
Deniz Altan Bade Cevher
Tam bir vahşi olarak eve geliyor. Giyimi, tavrı isyankar. Bayram suçluluk duyguları ile sonradan babalık etme derdinde şımarttıkça şımartıyor kızı. Bade de çok güzel istismar ediyor. Höt deyince susan ama bildiğini okuyan tam bir küçük serseri. Okulda dikiş tutturamıyor. Nereye gitse orayı karıştıran sorun çıkartan uyumsuz ama sevimli bir tip.
Sınavlarını başarıyla tamamlayan Zeynep, Hülya tarafından çok zor bir operasyon için görevlendirilir. Bayram, Süheyla ile gittikçe kötüye giden ilişkisini kurtarabilmek için oğullarından yardım alır ancak çabaları yine hüsranla sonuçlanır. Ardı ardına gelen güzel haberlerle rahat bir nefes alan Cevher Ailesi'ni son derece sarsıcı bir sürpriz beklemektedir.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2016.06.20 01:44 Blrprince Pirlo about Terim in his new book : I think before I play.

berlusconi ve ancelotti arasında karşılıklı sevgiye dayanan, oldukça sağlam bir ilişki vardı. fakat bunun milan'ı çalıştıran herkes için geçerli olduğunu söyleyemem, örneğin fatih terim...
fatih oldukça dikkat çekici ve kurallara alerjisi varmış gibi gözüken garip bir insandı. daha en başında milan'da uzun süre görev yapamayacağı oldukça belliydi ve kısa bir süre sonra da kovuldu.
terim milan'dan önce, canının istediği her şeyi yapabildiği daha düşük profilli takımlarda görev almıştı, ama burası milan'dı. burada bazı hareketlerin tolere edilmeyeceğini herkes bilirdi...
mesela; öğle yemeğine canı isteyince geç katılıyordu. ac milan'ı temsil etmesi gereken resmi aktivitelere kravat takmadan gelebiliyor; sonra bu aktivitelerden, evinde "biri bizi gözetliyor" seyretmek için kimseye haber vermeden erkenden ayrılıp, galliani'yi masasında tek başına bırakıyordu. kendisini tesislerde john travolta gibi garip, cafcaflı ve renkli kıyafetler giyerken görüyorduk.
görevi boyunca kendisinin adeta gölgesi gibi olan deli bir tercümanı vardı. terim'in 5 dakikalık ateşli konuşmalarını, duygusuz şekilde 5 saniyede tercüme eden bir adam... tercümanı bir ara terim'e medya ile tüm ilişkileri süresiz kesmesini tavsiye etti... medya ile ilişkileri kesmek... süresiz... ac milan'da... iletişimin her şeyden önemli olduğu ve mükemmel yönetildiği bir kulüpte...
özellikle göreve başladığı ilk günlerde yaptığı takım toplantıları ise unutulmazdı. terim eline bir tebeşir alıp taktik tahtasına 11 daire çizerdi. tahtadaki her daire sahaya çıkacak bir oyuncuyu temsil ederdi. ancak konuşmanın ortasında taktik tahtası çizdiği oklardan ve karalamalardan öyle bir hale gelirdi ki; hangi dairenin kimi işaret ettiğini anlamak imkansızlaşırdı. taktik tahtası, oyuncuları ve mevkileri birbirinden ayırmanın mümkün olmadığı karmakarşılık bir hal alırdı. kısacası tam bir kaos... sadece kalecinin kendi pozisyonundan emin olabildiği bir kaos...
toplantı sırasında bir daireyi işaret edip, "costacurta, tam burada olman gerekiyor" diye konuşmaya başlardı. bir gün dayanamayıp, "ama patron, o gösterdiğin dairenin biraz önce benim olduğunu söyledin, costacurta değil ki" demek zorunda hissettim.
işin daha da kötüsü konuşma ilerledikçe defans bölgesindeki dairelerle, forvettekileri karıştırmaya başlardı. artık öyle bir hal almıştı ki, kendi aramızda acaba bunu berlusconi'nin gizli rüyası olan 2-4-4 taktiğini gerçekleştirmek için bilerek mi yapıyor diye şakalaşmaya başlamıştık.
ancak şaka bir yana, terim'in taktik bilgisinin yetersizliğini ve tüm oyun planının takımı bağıra çağıra motive ederek, sahada iyi bir sonuç almamızı ümit etmek olduğunu anlamamız çok uzun bir süre almadı... belki böyle bir plan başka yerlerde geçerli olabilirdi, ancak milan'da işlemezdi. işlemedi de, milan'da uzun süreli görev alabilmek için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç vardı.
submitted by Blrprince to galatasaray [link] [comments]


TEK BİR ADADAN SON ÇIKAN KAZANIR! 😱 - Minecraft - YouTube MİNECRAFT AMA TEK BİR ÇİZGİDE! 😱 - YouTube MİNECRAFT ama TEK BLOK ( 2.sezon ) - YouTube MİNECRAFT AMA TEK BİR BLOKTA! 😱 (2. SEZON) - YouTube MİNECRAFT ama TEK BLOK ( bölüm 6 ) - YouTube Titanik’i Tek Bir Adam Kurtarabilirdi Ama Başaramadı - YouTube 'Ben Bir Tek Adam Sevdim' Lyrics +Translated to English ... Her Gencin İzlemesi Gereken 10 Film Ama Tekrar ... - YouTube Yıldız Tilbe - İki Kadın Bir Adam - YouTube Uzaktan Normal Bir Ağaca Benziyor, Ama İçinde Tuhaf bir Yaratık Yaşıyor.

Tek başına yaşayan erkek kızlara çekici geliyor mu ...

  1. TEK BİR ADADAN SON ÇIKAN KAZANIR! 😱 - Minecraft - YouTube
  2. MİNECRAFT AMA TEK BİR ÇİZGİDE! 😱 - YouTube
  3. MİNECRAFT ama TEK BLOK ( 2.sezon ) - YouTube
  4. MİNECRAFT AMA TEK BİR BLOKTA! 😱 (2. SEZON) - YouTube
  5. MİNECRAFT ama TEK BLOK ( bölüm 6 ) - YouTube
  6. Titanik’i Tek Bir Adam Kurtarabilirdi Ama Başaramadı - YouTube
  7. 'Ben Bir Tek Adam Sevdim' Lyrics +Translated to English ...
  8. Her Gencin İzlemesi Gereken 10 Film Ama Tekrar ... - YouTube
  9. Yıldız Tilbe - İki Kadın Bir Adam - YouTube
  10. Uzaktan Normal Bir Ağaca Benziyor, Ama İçinde Tuhaf bir Yaratık Yaşıyor.

Titanik’in batışı uzun bir talihsizlikler zincirinden ve zamansız olaylardan meydana gelmiş bugüne kadarki en büyük felaketlerden biridir. Büyük Batmayan Gem... MİNECRAFT AMA TEK BİR BLOKTA! 😱 (2. SEZON) ABONE OL: https://www.youtube.com/c/Ferited?sub_confirmation=1 Merhaba, bu videoda Minecraft ama tek bir blok seri... MİNECRAFT AMA TEK BİR ÇİZGİDE! 😱 ABONE OL: https://www.youtube.com/c/Ferited?sub_confirmation=1 Merhaba, bu videoda Zengin vs Fakir'in 623. bölümünde #623 ... #RanyaTamene #AşkLaftanAnlamaz #Hercai #حب_لا_يفهم_من_الكلام #زهرة_الثالوث ⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇⬇ أعتذر عن الخطأ التالي في ... Saat 20:00'da başlıyacak indirim : https://www.incehesap.com/?utm_source=YT&utm_campaign=incecuma Kulaklık :https://bit.ly/2LiKJLC?utm_source=YT&utm_medium=O... Normal Bir Ağaca Benziyordu, Ama İçinde Tuhaf Şeyler Yaşıyor... Herşey Dahil olarak size YouTube'da en bilgilendirici büyüleyici ve çekici videoları getirmeyi hedefliyoruz. TEK BİR ADADAN SON ÇIKAN KAZANIR! 😱 - Minecraft ABONE OL: https://www.youtube.com/c/Ferited?sub_confirmation=1 Merhaba, bu videoda Zengin vs Fakir'in 616. bö... Her Gencin İzlemesi Gereken 10 Film Ama Tekrar İzlenmemeli İyi Fikir olarak size YouTube'da en bilgilendirici büyüleyici ve çekici videoları getirmeyi hedefl... Yıldız Tilbe ve Sezen Aksu nun ortak sevdikleri ... Detaylı bilgi için http://parlakjurnal.com/iki-kadin-bir-adam/ Merhaba bugün Minecraft'ta yapamadıgımız bir kaç başarımı daha yaptık ve önceki bölüm netherda kaybolan eşyalarımızı aramaya koyulduk tek blokta yapabilicekl...